TEBDER KURULUMUDUR
MANA YAZILARI
ALEVİLİK İNANCININ ÖZLERİ

Kerbela Kumru

KUMRU

Ey KUMRU Sen yaz, kelamın güzeldir, gam çekme, onu arifler de akıllılar da kabul eder, severler, merak etme.

*

Bu sevdadan vazgeç ey haktan uzak olan, çünkü ömrün geçti

Gençlik günleri bitmiştir, dünyanın zevki de sevdası da geçti.

*

Zevk ve sefa elinden gitti, yaşamın gül bahçesi bozuldu, sonbahar geldi, belin büküldü, bu dünyadan o dünyaya artık göç zamanı geldi, ömür rüzgârı geçtiği için çiçek ve yaprak döküldü.

Ey hakk yolundan habersiz! Saçın ağarıp gözünde ışık kalmadı.

Uzaktan biri seslenir ey habersiz! Sen yatmışsın haberin yok, çok zaman geçti kalk artık, ömür kafilesi göçünü yüklendi, tiren yola dizilip göç davulu güm güm öter. Bu fani dünyaya her gelen beş gün misafir kalır, eş ve dost gitti, dost ve arkadaş kalmadı. Can alıcı Azrail başucunda senin ruhunu almayı bekler, aç gözünü ömrün elden gitti artık.

Dünya fani ve geçicidir, sen dünyada iken artık ahiret için hazırlan, dikkat et ey akıl sahibi! Dünyaya gelip geçenlerden kimi güldü geçti, kimi de ağladı geçti. Bir gün gelir senin kabrini bilenler derler ki bu dünyadan tatlı dilli güzel sözlü KUMRU da gelip geçti.

*

Acaba divane midir âşıklar dost aşkından vazgeçsin

Dosta gönlünü verenin sevdalı ruhuyla birleşmenin sevdasından geçsin

*

Aşk badesinin susamışları bâdeden el çeker mi? Zevki ve sefayı bırakıp gül renkli bâdeden geçer mi? Bahar gelip güller açınca, aşk bırakır mı ki, bülbül gülden vazgeçsin? Hakk ve gerçek âşıkları dünyanın bütün nimetlerinden geçer de sevgilinin aşkından vazgeçmez. Şan, Şereften vazgeçilir amma âşıklara sevgilinin dudağından geçmek zor gelir.

Dostun yardım ve kısmetinden vazgeçilir mi? Hiç olur mu ibadeti olmayan dirhem ve dinardan vazgeçsin? Zahit olup dünyasını terk eden hiç kıblesinden vazgeçmez, Ama benim kıblem ise güzellerin kaşı ve gözüdür.

KUMRU için sevginin özü sevgilinin saçları olmuştur. KUMRU Candan geçer de sevgiliden geçmez.

*

Âşık, kalbi ile yazın sıcağına karşı zahmet çeker,

Güneşin batması ile ağaçların gölgesinden geçer.

*

Âşık behişten çıkan ırmakların altından geçerken, Yakışır mı o ebedi olan rahmet çeşmesinden susuz geçsin. Altın sarrafları pazarında hani kadrin bilen? Sergilemek için pazara götürürken şahmalından geçsin. Dostluk bahçesine alevli ateşin sıcağı ulaşınca, mümkün değil dünya makamından vazgeçsin.

Kim çöl avcısını tozlu sahrada görmüştür ki, Avlamak için güzel davranışlı geyikten vazgeçsin.

*

Sevda nedir başında bu sevdadan elçek,

Gerçek olmayan aşktan, yersiz konuşuktan elçek.

 

Ay gibi güzellerin güzel kaşlarına aldanma sakın, ceylan gözlerinden, tatlı bakışlarından elçek. Senin ömrünü kendi rengi gibi karartır.

Sevgilinin siyah saçlarından vazgeç, âşıkların kara bağrı her zaman kavrulur, sevgilinin yanında durmaktan vazgeç. Belin büküldü, ömrün tamam oldu, selvi boylu sevgililerden elçek gençliğin geçti, gözünün ışığı tükendi, gül yanaklıları seyretmekten elçek.

Sevgilinin yanağından aşk kadehini içme, çok mu tatlı, bu kadehten vazgeç. Bir kalbe aşk girdiği an, o kalpten kan akar, aşk bir kan denizidir, girme, o denizden vazgeç.

Ey KUMRU suratını başka bir güzele dönder, bu keder dolu dünyayı seyretmekten vazgeç.

*

Ey gönül! dost olmayan hareketsiz olmaz

Sevda aşkından ayılıp kendin bilen olmaz

*

Göz alan, gönül çalan dilberlere bel bağlamayın, çünkü kimi güzellerde özü doğru sözü de doğru bulunmaz.

Güzellerin kokusu evler yıkar, hem öyle harabe eder ki kapısı bacası kalmaz.

Güzellerin fitneci gözleri cadı gibi insanın aklını alır, gafil gezme, kork çekin, böyle cadıcı ve de sihirbaz bulunamaz. Görünüşte saçlarının teli kokulu gözüküp ama aslında böyle diken bulunmaz.

Bu zalimlere dönüp demeli ki ey insafsızlar! Siz de vicdan insanlık denilen şey hiç bulunmaz mı? Ağlayan âşıklarınızı ayrılık ateşine yakıp öldürürsünüz, Sizin kadar zulüm eden zalim bulunmaz… Ey KUMRU bu zalimlerden elini çek bunlar vefasıdır. Sana bunlardan dost olmaz.

*

Ey gönül! Vefası yoktur gönül çalan güzellerin,

Zulüm ve zahmeti çoktur görünüşü tatlı güzellerin.

 

Yüz maz ile can almaktır güzellerin âdeti

Ceylan bakışlı gözleri tatlıdır güzellerin

 

Her bakışı insanları bir zincir gibi bağlar.

Bela yuvasına kokulu saçları güzellerin

 

Her kaşı bir kılıç gibi baktıkça kan döker.

İnsafı yoktur zerrece asla bu güzellerin.

 

Dişleri inci gibi dizilmiştir âşığı yok etmek için,

Var gözlerin büyük fitnesi o güzellerin

 

Yalan diline fitneli davranışına aldanmayın,

Dinsizlerden daha tehlikesi var bu güzellerin

 

Gümüş testiyi kan kusmak için neylerim,

Örnektir görünüşü güzel olanın makamına güzellerin

 

Büsbütün çek kalem ki bulunmaz vefaları,

Özünde yaratılışında bu, haşa güzellerin.

 

Ey habersiz! Yürek çürüdü parlayan aşkıyla,

Vallahi yok olman zevk ve sefasıdır bu güzellerin.

 

Bir defa güldürür seni, bin defa ağlatır,

Hakkında dost bulunmamıştır bu güzellerin.

 

Çok imtihan etmiştir yaratanın hakkına,

Hakkı tanıyan KUMRU ne olduğunu bilmiştir güzellerin.

 

Çıkmaz başımdan aşk ile sevdası dilberin,

Gönlümde her zaman vardır arzusu dilberin.

*

Güzellerin temiz yüzleri ayna gibidir, onun gölgesinde saklanmak güzel olur, Güzellerin dilinden küfür lafı da çıksa âşıklara baldan tatlı olur. Dilberin alyanağı Ay ve Güneşten de güzeldir. Ben muhabbet badesini ELESTÜ Bİ REBBİKUM? Hitabesinde içmişim, onun için ölene kadar dilberin sunduğu badenin tadı ağzımdan gitmez, öldükten bin yıl sonra mezarına dokunsa sevgilinin nefesi İsa’nın nefesi gibi seni diriltir. Ey vaiz! Beni kötüleme, çünkü hakk benimledir, gel bak, bu sen, bu ben, bu dilberin görünüşü, insan dilberi seyretmekle kâfir olmaz. Kevser ve de selsebil suları senin anlattığın gibi değildir, bana güzellerin sunduğu bade yeterlidir. Cennet bahçesi ve huriler senin olsun benim elimde bir güzelin eli bulunsun yeter. Cennette ki Tuba ağacını da sana verdim istemem, bana selvi boylu bir güzel yeterlidir. Cennette ne varsa hepsi senin olsun, güzellerin dilinden bir tatlı söz bana yeter. KUMRU Âşıklar güzellere gönül vermişlerdir, dost yanağına kavuşmaktan başka bir arzuları yoktur.

 

Âşıklara aşk kokusudur olayı, Kerbela

İbadet sahibine bağıştır pazarı Kerbela.

 

Çok zevk ile sefası ve de sırlı havası var,

İlkbaharda güller açmıştır bostanı Kerbela.

 

Her kim ibret ile baksa, kesinlikle görür,

Dünyaya nüfuz etmiştir ışıkları Kerbela.

 

Hangi yeşillik Kerbela olayı gibi apaçık gözükür,

Kan ile hına yakmıştır diyarı, Kerbela.

 

Gerçek gözünü açan herkes tanımıştır,

Hazırdır o çöllerin izleri Kerbela

 

Fırat nehrinin üzerine açmıştır şimdi bir bayrak,

Ünlü Abbas alemdarı Kerbala.

 

Ölümü anında naz ile yatmıştır gencecik Ali Ekber,

Vücudunda kanlı kılıç yarası, var Kerbela

 

Damat odası renklerle süslenmiş taze gelin

Dertlerle bürünmüştür sahrayı Kerbelâ

 

Hasrettir şimdi bakıyor Toy odasına

Arzusuz giden o Kasım ah o çölde Kerbela

 

Ali asğer’in yine kanı kesilmiyor,

Çıkmıştır gökyüzüne ah vahı Kerbela.

 

Yetmiş sahabe cesetleri kan vücudları yaralı,

Susuz dudaklar gözleriyle süvari yolunda Kerbela

 

Kumru gibi ağlayarak ah Hüseyin der, yanar

Güya o çölde Zeynelâbidin hastayı Kerbela.

 

Düştü, dostlar! Yeniden başıma aşk sevdası,

Aldı elden sabrımı, aşkın sevdası ve kavgası.

*

Elli yıl dünya da ömür eyleyip gezmiştim boşuna, Gerçekte aşk’ın manası nedir bilememiştim.

Allah’a şükürler ki kayıptan biri beni haberdar edip, nice yıl kör gibi gezip dolaştım, sonunda susuzluktan dudaklarım çatlamıştı Hızır soyuna ulaştım. Yeryüzünü karıncalar gibi sürüne sürüne gezdim ama sonunda bin izzet ile Süleyman’ın köşküne ulaştım. Hava da duran bir zerre idim, şükürler olsun dünya’yı aydınlatan güneş’e ulaştım.

Kaderimde binbir gül açtı, diken idim şimdi güllerin bahçesine ulaştım, günüm gaflet içinde geçmişti, cahil ve nadan idim, ama şimdi hikmetle Doktora yetiştim.

Kötü dünya’yı elden bıraktım, Şıh’ı Merdan hazreti Ali’nin ayağına yetiştim. Yolum Kerbelanın yoludur, şehitler efendisi hazreti Hüseyin’in ayak tozuna yetiştim KUMRU gibi ah çeke çeke Hüseyin derdiyle yanarım.

 

 

 

Uyan, ey tatlı dilli güzel bülbül! Bismillah ile

Nizamlı ve düzgün aç ağzını, şükr ve bismillah ile

 

Ağzının sohbetini aç ki insanlara dostluk getirsin

Açılmaya hazırdır gül bahçesi bismillah ile

*

Bu toplantı ermişler grubunun toplantısıdır ey bülbül! Keramet göster ki bismillâh da sesini yüceltesin, Sohbetine O incilerden getir ki erenler bismillah deyip sohbetine değer yargısı tutsunlar.

Huzurumuza altın ve gümüş getir, üzerine Haydar’ı Kerrar’ın ismi bismillah söylenip yazılsın. Ömrümün elli yılı geçti, bismillah deyip bir parça yaprak ve meyve getir.

Lütuf ve yardımını benden esirgeme ki şiirlerime bulutlar bismillah deyip alıcı olsunlar.

Yardım zamanıdır yardım et bana ey ihtiyacı olmayan Allah’ım! Bismillahın sırlarını bana öğret.

Ey Ruhulkudus! Benden yardımını kesme, bade kabımızı gül ve bismillah ile doldur. Ey şans gülü! Bahar geldi, kokucu koku almaya hazırdır, sende artık açılmalısın, erenler bahçesinde, hakk yolcusu KUMRU ağzını bismillah ile açıp inciler saçmalıdır.

 

BİRİNCİ SUSUZLUK MEKTUBU

Ey dost Kerem edip aşk badesini sun

Ayaklan in gözüm üstüne dostluk badesini sun

 

Çimenler bitti, güller açtı, bahar geldi, sende altın kadehi eline alıp, kırmızı bâdeyi getir. Kadehi elden bırakma, yanan dudaklara Şahı Merdan hazreti Ali’nin aşk bâdesini getir.

Konuştukça inci ile mercan saçan ağzını açıp, erenler meclisini kurup, hakkı tanıma İrfan âlemini sun.

Aşk bâdesini kabıyla dopdolu ver, içeyim, hazreti Muhammed Mustafa peygamberin doğru yolunu bulayım, hazreti Ali oğlu hazreti Hüseyin benim her iki dünyada da önderim ve liderimdir, böyle bir hakk yolunu gösterenin var ise al, getir.

Kıyamet günü ahrette Allah’ın arslanı hazreti Ali billurdan kadeh elinde tutup der ki hakk yolcusu bâdeden susamıştır, getirin, bu bâdeden içsin. KUMRU

 

İKİNCİ SUSUZLUK MEKTUBU

Ey dost bana dolu bade ver ki güller solmasın

Muhabbet badesi ile Ferahlansın güller solmasın

*

Güz geçti, bahar geldi, sevinç günü erişti, temiz badeyi getirin benim üzüntü ve kederim geçsin. Hazreti Muhammed Mustafa’nın ruhunun ve canının kudretini getir, başımızda sevgilinin yanağının sevdası, rahatlayalım. Cahil ve ermeyen bu bâdenin tadından ne anlar, muhabbet bâdesini içmeyen akıllı olabilir mi? Yanıma bâde kabını getir bırak ki rahat edeyim, badenin rengi sevgilinin yanağı gibi temiz olsun. O muhabbet badesinden içeyim ki rahatlayayım, her sözüm hazreti Haydar’ı Kerra’ın sohbetlerini temsil etsin.

Ey bülbül! Yardım et ki dolup taştım yine, gözümde gül ve gül bahçesi kalmadı, bana badeni sun, o kadar içeyim ki ağzımdan çıkan her söz bir inci kesilsin. Bana öyle bade sun ki her nefesim hazreti İmam Ali’nin faziletini anlatsın.

KUMRU Şahı Merdanın o kadar tellalı olsun. İşitenlerin tümü medet ya Ali desin.

 

ÜÇÜNCÜ SUSUZLUK MEKTUBU

Yardım zamanıdır rahm et elimden tut ey dost

Peşpeşe muhabbet bâdesin doldur ver ki susadım ey dost

 

Ruhları ve canları ferahlatan kadehinle yardımıma gel, çünkü Mürşid’i kâmil seni hür eylemiştir ey bülbül. Muhabbet toplantısına varıp bir saat nefes alayım ki dilimden inciler dökülsün saçılsın, beni bu muhabbet meclisinde yalnız bırakma, elimden tut, müminlerin Amiri hazreti Ali de senin elinden tutsun.

Yardım et ey bülbül! Allah’ın aslanı hazreti Ali’nin fazileti hakkında sohbet edeyim, Haydar’ı Kerrar hazreti Ali’yi öveyim, melekler bile sözümü dinlemek için insinler, İmamet lideri hazreti Ali’nin faziletinden anlatayım, o büyük liderden bahs edeyim ki vasıf ve tanıtım anında bülbülün dili olmuştur.

Aman saki elindeki gül renkli bâdeye kurban olayım, bana bir damla verirsen yeniden can bulup gençleşirim.

Ey muhabbet bülbülü! Fazilet denizine dalıp, KUMRU gibi dem tutarak vilâyet incisi çıkarayım, yardım et ey saki.

 

DÖRDÜNCÜ SUSUZLUK MEKTUBU

Ey dost bade ver bana hayat can gelir

Tükendi kış mevsimi ilkbahar gelir.

*

Muhabbet bahçesinde goncalar açıldı, gül bahçesine yeniden yaprak ve meyve gelir, her taraftan gül bahçesinde ki bülbüller ötmektedirler, benimde başımda dostum sevdası ötmekte.

Hayalim bir kuş gibi havada kanat çırparken, hakk şairleri gibi şiirler dizmeğe başlıyor.

Bu muhabbet meclisine gelen bülbüller akıllı geliyor, aman ey saki şüphelerimizi gidermek için bize bade sun.

Başıma yine Necef sultanı hazreti Ali’nin muhabbet ve sevdası esmeğe başladı, kalbime incilerin en güzeli diziliverdi, aman ey saki badeni esirgeme.

Bu güzel meclise hazreti Ali dostlarının aşkı için, içinde muhabbet incileri bulunan bade kabları gelir gider, Muhabbet badesinden içenler, şüphelerden hayvanlıktan uzak olur, kulaklara Allah aslanı hazreti Ali’nin faziletini anlatan menkıbeler gelmeğe başlar, Ali adı dile gelince, gönüllerde LAFETA İLLA ALİYYUN VELA SEYFE İLLA ZÜLFİKAR “Ali gibi genç, Zülfikar gibi kılıç bulunmaz” sesi dolaşır gelir. Zavallı KUMRU da bu mevlise, binbir neşe içinde sabırsız ve kararsızca gelir.

 

BEŞİNCİ SUSUZLUK MEKTUBU

Dost amandır ver bana dolu bir bade

Dert zamanı geçti ilkbahar zamanı geldi

*

Beni bir dakika üzüntü ve kederden uzak et, bâde olsun bana ki belki akıllanırım. Düşkün dostum, elimden tut, yardım et bana, belki bu şüpheler başımdan gider.

Ya Ali dedikçe göklere kadar yücelsin nefesim, Ali’nin faziletini anlatana, Tanrı aslanı hazreti Ali yardım eder. Allah’ın aslanı, gençlerin sultanı, kavga ve savaş meydanında Zülfikar kılıcının sahibi.

O şahın ben, vasıf ve niteliklerini bir bir saydığım zaman, insanlar kendilerinden geçerler, rüzgâr hayretle kalır. Gönlüm kuş gibi uçtu, bazen Kerbela tarafında dolaşır ah vah eder, bazen hazreti Muhammed Mustafa’nın yiğitliğini görür, sevinir, bazen cennet gençlerinin efendisi ve şehitlerin efendisi hazreti Hüseyne bakarak gözlerinden yaş döker, gönül bazen damadı Ahmedi anıp, hazreti imam’ı Hasan’ül Müçteba’nın oğlu Kasım’ın toyunda sel gibi yaş akıtır, bazen hazreti Muhammed Mustafa ile hazreti Ali’yi kolboyun görür, bazen Kerbelâ olayını anıp, Fırat suyu kenarında kolsuz yere düşen hazreti imam Hüseyin’in kardeşi Abbas’a kan ağlar.

Dost gönlü kimi vakitte, Kerbelâ’da canlarını feda eden hazreti imam Hüseyin’in sahabelerine “yani arkadaşlarına” yas tutar, gün olur hazreti imam Hüseyin’in aslanlar gibi canları yere düşen yiğitlerini düşünür.

Bedenleri kefensiz kalmış, al kanlara boyanmış, hepsinin mezarı Kerbela toprağı olmuştur. Dert ve keder meydanında son nefeslerini verip KUMRU gibi gece gündüz ağlamışlardır.

 

ALTINCI SUSUZLUK MEKTUBU

Bâde ver bana dünyada dert rüzgârı gelir

Yavaş yavaş gözümün ışığı nuru gelir

*

Dostum gözyaşında ne sır vardır bilinmez, gözyaşı aktıkça dosta neşe, cana parlaklık gelir.

Ömrüm geçti, yüzümü Kerbelâ’nın Fırat nehrine çevirince, derdimin ilacının nereden geldiği anlaşılır.

Yıllardır bu dünya’yı kör gibi dolanmışımdır, benim gözümün nuru “ışığı” ne zaman gelir. Elli yıl günümü cehalet ile geçirmişim, ömrün sonu yavaş yavaş belirir artık, dostun izleri yavaş yavaş görünmekte, yıkılmış kalbimin şimdi ilacı geliyor.

 

Dost bahçesini seyretmek kalbime düşmüştü,

Yaralı kalbime kederli bahçenin neşesi gelir.

 

Gönlüme Levh’i mahfuz defterinin başlangıcında,

Hayber kalesi Fatihi Şahının fazileti gelir.

 

Kalb yuvası kuşu kol kanadını açınca,

İlk önce o gece peygamberin Fatihi Ali gelir.

 

Medine şehrinde alevli ateş göklere yükselince,

Peygamber kızı Fatıma’nın ağlar sesi gelir.

 

Kimi vakit bu kana çevrilen kalbimin hatrına,

Ali başında görülen kılıç yarası gelir.

 

İmam Hasan’ın şehid oluşu canıma ateş saldı,

Her zaman yaralı kalpler yas tutarak gelir.

 

Ne kadar yeryüzünü gezsem seyretsem karşıma,

Dudakları susuz Hüseyin’in sahra’yı Kerbelâ’sı gelir.

 

Düşmüştür Fırat kenarında bir genç kolsuz,

Yine de çadırlara su götürmeden gitmeğe utanası gelir.

 

Bir tarafta çöllere çalkalanan Fırat’ın suyu akar

Sakinenin yine de susadım, susadım sesi gelir.

 

İbret ile Allah’ın kaza ve kaderine bakınca,

İmam Hasan’ın oğlu Kasım’ın toy elbisesi gelir.

 

Başına kara sarmıştır, durmadan ağlar o zeyneb,

Kulağa hiç bitmeyen Feryad’ı ah vah sesi gelir.

 

Kebab olur kalbim, yanmış yakılmış ey Müslümanlar,

Bu yerde fikrime hemen Şimrin zulmü gelir.

 

İmam Zeynel-âbidin çadırda ateş içinde kalmıştı,

Amcam oğlunun yardımına Muhammed Mustafa gelir.

 

Annem yoktur çıkarsın beni ateşten dışarı,

Bacımın eli koynunda kalmıştır ah vah sesi gelir.

 

Yüzünü gökyüzüne tutarak seslenirdi Zeyneb ah vah ile,

Annesi Fatıma Zeyneb’in her ah vahına cevaba gelir.

 

Beni gözden atmışsın ey anne sebep nedir,

Belalı ve kederli başıma insanların zulmü gelir.

 

Ali’nin mezarı Necef’e yüzünü tutup ağlardı,

Derdi böyle bir zulme kimin razılığı gelir.

 

Eğer ulaşsa elim Murtaza Ali babama,

Beni kurtarmak için o sevenlerin efendisi gelir.

 

Amcam Abbas beni bu perişan halde koymaz,

Elinde kan ile boyanan elbisesi ile gelir.

 

Savaş meydanında arzusuna ulaşmayan amcam oğlu var,

Çoktur onun gayreti, görün onun vefalı haberi gelir.

 

KUMRU zulme uğramış bahçesine bu ağlamak yetmez,

Kıyamete kadar kulağa ya Hüseyin sesleri gelir.

*

YÜCELER YÜCESİ CENABI ALLAH’A HAMD VE ŞÜKÜR HAKKINDA

Dil ile beyan edilen her kelimenin evveli bismillahtır.

Sınırsız ve sayılmayan şükürler bağışlayıcı, Allah’a’dır.

*

Allah, yaratıcı, diri, her şeyden evvel, uyumayan, yok olmayan, güçlü, temiz, günahları affeden, bağışlayan ve esirgeyendir.

Ya Rabbim! Sen sultanlar sultanısın, senin vasıflarını saymak için diller acizdirler, göz ile görünmezsin, mekânın ve meskenin yok, ortağın ve şerikin yok, Benzerin ve eşin yoktur, senin kün (ol) diye bir emrinden bu dünya yaratılmıştır, görünüşte gizlisin ama vücudunun varlığı güneş gibi ortalıkta parlamaktadır. Ya Rabbim! Senin cömertliğin gök ve yeri, arş ve kürsü doldurmaktadır, senin kuvvet ve kudretinden bütün herkes, dost düşman, inançlı ve inançsız yardımını umar.

Ya Rabbim! Gökyüzü senin mekânının bir köşesidir, senin yüceliğine karşın cennet bahçeleri zerre miktarıncadır, güneşin ışığı senin nurunun bir zerresidir, Ay nuru ise senin parlaklığından örnektir, senin aşkından nice insan hayran kalmıştır, ya dost!...diyerek nice inançlı insanlar kendilerinden geçmektedirler. Sana ulaşmak için nice insanlar gözyaşlarını sel etmişlerdir. Senin habibin “dostun” ve elçin “peygamberin” hazreti Muhammed’i Mustafa Mirac’da “yani gökyüzünde” sana yakın olmak için bin belâ’ya baş eğmiştir. Yüzlerce dudağı susuz Kerbelâ çölünün Fırat nehrinin Hüseyinleri senin razılığını ve de Feyzini elde etmek için can vermişlerdir. Senin her şeyi saran rahmetine ulaşmışlardır.

Kederli KUMRU’da senin için bin bir dert çekse ne olur? Çünkü yanıp kavrulmayan sana ulaşamaz.

 

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN SONUNCUSU, EFENDİSİ VE KÂİNATIN LİDERİ MUHAMMED-EL MUSTAFA (A.S.) HAKKINDA

İnsanlar için varlığı Allah’ın nuru olan, habibidir

Senin temiz nurun tüm kâinatın yaratılışının sebebidir.

*

Sen başlangıcın yıldızı, kibriyanın yıldızı, celal “güzelliğin” temelisin, bütün yaratıkların yaratılış sırları sensin, zahir “yani görünüş” de hatem “sonuncu”sun ama batın da, “gerçekte” her peygamberden öncesin, Allah’ın yaratıklarının hepsinden önce var olan nursun, aslında hem evvel yaratıksın, hem de sonra olan, kimdir ki peygamberler arasında senin gibi olan, senin nurun Ali nurudur, hem evveldir, hem sondur, tek vücud ve de tek nursun, Haşa Allah’ın yüce zatından başkasın, âlemde her şey senin varlığının aksinden ibarettir. Senin ismin nur, cismin nur, yaratılışın, vücudunun aslı nur, rahmetin merkezisin, insanların güneşisin, büyüklük denizi, dinin direğisin, iman ve inancın aslısın, salavat ilkelerinin kurucusu sensin, görünüş itibarı ile peygamberlerin sonuncusu, gerçekte yaratılmışların ilki sensin, Varlık ve kudret nurunun merkezi, hayat ve yaşam çeşmesinin nuru sensin, Senin cisminin madeninden varlığının mahiyetinden akıl ve fikir suskun kalmıştır, dünyayı yaratan, haşa, sen değilsin ama dünya senin yüzün suyu hürmetine yaratılmıştır, senin nurun olmasaydı insan çeşidi bile yaratılmazdı. Eğer senin nurundan dostluk görmeseydi, hazreti Âdem peygamberin kalbinde nur yer tutmazdı. Hazreti İbrahim’e (a.s.) ateşi gül bahçesi eden senin nurundur.

Senin güzel nurun hazreti İsmail peygambere ulaşınca İshakoğulları ümitsiz oldular, senin hasretinden hazreti Yakub peygamber kırk yıl göz yaşı döktü.

Hazreti Yusuf peygamberi, Mısır’ın zindanlarından yine sen kurtardın, senin nurunun varlığı bütün müşkülleri halletti.

Tur dağında İmran oğlu hazreti Musa peygamber senin nurunu görünce yedi gün aklını oynatırcasına hayran ve perişan kaldı.

Sen o peygambersin ki gökyüzünde ayı ikiye parçaladın, sen o peygambersin ki bütün inançlı kadınlar ve de erkekler senin nurun ile kurtulmuştur. Sen o peygambersin ki miraca yani gökyüzüne çıktın, mahşer gününde senden elinde beraat’ı bulunmayan insan şefaate kavuşamaz.

KUMRU gece ve gündüz senin methini eder, fanidir ama sözleri kalıcıdır.

 

ALLAH’IN ASLANI HZ. ALİ’NİN FAZİLETİ HAKKINDA

İnsanların nuru, dost fırkasının özüdür fazileti, Ali Pek parlayan nurdur fazilettir Ali İnançlı insanların kalblerinin meskenidir Ali fazileti insanların dostunun kalbidir Ali Din yolunun izleri, imanın evveli ve sonudur Ali fazileti Bütün insanlara inanç güneşidir Ali fazileti Yeryüzünde hidayet ışığıdır Ali fazileti Saadet hazinelerinin kilidi, bütün dertlerin ilacı Ali’nin faziletini anlatmaktır, Ali muhabbeti inanç bâdesidir ki inançlı insanlar Ali’nin muhabbetini ederlerken kalblerinde nur bulunmaktadır.

Necef’ül Eşref şahlarının efendisi ve de inanç dünyasının gül bahçesi Ali’nin özüdür, hadis’i şeriflerin merkezi, hazreti Muhammed-el Mustafa’nın (s.a.v.) kelamı kadiminin merkezi Ali’dir.

Ali’nin Faziletini anlatmak aslında hadisi şerifleri ve de hazreti Muhammed’el Mustafa’nın kelamı kadimini övmektir, inançlı insanlar hazreti Muhammed’e ve Ehl’i beyt’ine selavat göndermeğe mecbur kılınmışlardır, bu selavatın hükmünce Ali’yi övmek en sağlam binadır.

Tebareke ve Ha’mim sureleri apaçık olarak Ali’nin faziletini aktarmaktadırlar.

Nur ayeti ile Velâdiyat suresinin şifre ve rumuzu yine de Ali’yi övmektedirler, Nur ayetinin gereğince Ali’nin faziletini anlatmak ilahi bir hidayettir.

Hazreti Ali’nin faziletini beyan edip, onu övgü ile apaçık olarak tanımlayan ayetlerin sayısı üç yüz altmış altı ayettir, aynı zamanda da surelerin tümü hazreti Ali’nin faziletini aktarmakta.

İster Tur suresi ile vel necm sureleri olsun, ister Nesr’un minallah ayeti olsun hepsi hazreti Ali’nin özüne işarettir. Meleklerin hem sözleşme gününde hem de gökyüzünde zikir ettikleri ve de andıkları LAFETA İLLA ALİYYUN VELA SEYFE İLLA ZÜLFİKAR “Ali gibi genç, Zülfikar gibi kılıç bulunmaz” sesleri Ali’nin faziletini anlatmaktır. KUMRU her zaman, her yerde, gece gündüz Ali’nin övgüsünü yapmak her inançlı insanın dilinden düşmemelidir.

 

ZÜLFİKAR KILICININ SAHİBİ, HAYDAR-I KERRAR OLAN HAZRETİ ALİ’NİN FAZİLETİ HAKKINDA

Ey imamet hazinesinin anahtarı, inanç nuru ya Ali

Hidayet güneşinin ışığı, parıldayan ay sensin ya Ali

 

İzzet gömleğinin şahı, imamların tacısın

Vahiy ilminin deposu, Allah’ın hidayet nuru ya Ali

 

Lemyezel “yani yok olmayan” Allah’ın hikmetlerinin sırrı

Esirgeyen Allah’ın gizli ilminin sırlarının hazinesi ya Ali

 

Mustafa’nın peygamberlerin ve de imamların ilminin kapısı

Senin ilim meclisinde herkes bulunur ya Ali

 

Faziletine eşitlik açısından güneş ve ay yeterlidir

Senin için inançlı insanlar mum gibi yakılır ya Ali

 

Ey Ali! İslam dini için senin vücudun en sağlam kaledir,

Senin cihadın “yani savaşın” İslam’ın yolunu açmıştır ya Ali

*

Hazreti Muhammed-el Mustafa’nın İslam dini seninle kurtulmuştur.

Din yolunun aslı, imanın Merkezidir

Kâfirlerin batıl inançlarını sen başlarına yıkmışsın ya Ali,

 

Eğer senin kıymetli vücudun dünyaya gelmez olsaydı,

Dünyada bir tek Müslüman dahi bulunamazdı ya Ali.

 

LAFETA İLLA ALİYYUN VELA SEYFE İLLA ZÜLFİKAR

“Ali gibi genç, Zülfikar gibi kılıç bulunamaz” kelamı ile gökte ki melekler senin faziletini zikrettiler. Allah dostu ve Muhammed-el Mustafa yardımcısı sensin, Ay ve Güneş gökte senin önünde secde kılarlar, yalnız sen Allah’ın evi olan Kâbe’i şerif de doğmuşsun, senden başka hiç kimse Kâbe de doğmamıştır, bu nedenle senin vücudunda mesihin kokusu vardır, senin şahsiyetini anlatmak için, kıyamete kadar Kur’an’ın ayetleri en büyük delildir ya Ali, bağışlayan Allah’ın Miracından maksad sensin ya Ali, Hasan-ül Mücteba ve Hüseyini şehidi Kerbelâ oğulların ya Ali, insanlar senin yüzün suyu hürmetine kurtulmuşlardır, hazreti Süleyman peygamber mülkiyeti senin hürmetin için ona bağışlanmıştır. Hazreti Nuh peygamber Tufan günü senden yardım göremez olsaydı sular hazreti Nuh peygamberi boğardı, Nemrud’un hazırladığı ateşi hazreti İbrahim peygambere sen gülbahçesi ettin, hazreti Yusuf Peygamber senin makamının sayesinde Mısır memleketine padişah oldu ya Ali.

Tur dağında senin nurundan bir zerre tecelli edince, İmran oğlu hazreti Musa peygamber o nurdan yedi gün hayran kalmıştır, hazreti Muhammed-el Mustafa (s.a.v.) peygamber seni bizzat kendi mübarek omuzlarına aldı, kâfirlerin inançlarını yani putları yerle bir ettin ya Ali.

Bin tane deniz mürekkeb olsa, yine de senin şahsiyetini anlatmakta yetersizdirler, KUMRU’ya bu izzet ve bu şeref yeter, hakk yolcusu her zaman senin vasıflarını anmak için söz söyleyip coşar.

 

ALLAH’IN ASLANI, EBU TALİB OĞLU HAZRETİ ALİ’NİN FAZİLETİ HAKKINDA

Ey izzet ordusuna güneş nuru olan ya Ali

Sen yeryüzünde canlı ve cansızın dostluk nurusun ya Ali

 

Büyüklüğünün izzeti ve şerafeti gökyüzüne gölge salmış,

Yüceliğin her zaman dünyaya dolaşır ya Ali

 

Direksiz ve de sütunsuz ayakta durmaz idi

Senin vücudun arşa karşın olmasaydı ya Ali

 

Senin büyüklüğün yıldızların sayısızlığına eşittir

Şen ve neşeli toplantıların parlayan güneşisin ya Ali

 

İzzetin öz tacısın imamlık makamısın

Vilayet ve imametin izzet nuru sensin ya Ali

 

Senin temiz ruhun inanç dünyasına Mürşid-i kâmildir

Cebraile önder olan senden başka kimdir ya Ali

*

Peygamberler zor durumda kaldıklarında senin nurun ile kurtulmuşlardır.

Sen Allah’ın sınırsız kudretinin sahibisin ya Ali, Eğer senin Zülfikar kılıcın olmasa idi, kimse Allahu Ekber nedir bilemezdi, beşikte parmağının vuruşu ile ejderhayı böldün, mübarek adın her yerde Haydar-ı Kerrar oldu ya Ali.

Bedir savaşında senin kılıcının parlayışı İslam dinine parlaklık kattı, İslam peygamberi hazreti Muhammed (s.a.v.) senin kılıcının parlamasıyla rahatladı.

Senin faziletin ve makamın hakkında LAFETA İLLA ALİYYUN VELA SEYFE İLLA ZÜLFİKAR “Ali gibi genç, Zülfikar gibi kılıç yoktur ve de bulunamaz” denildi, melekler senin ismini ezber ettiler, Haber kalesini yıkmak senin için zor bir iş değil, senin saçının her bir teli isterse bin tane Hayber kalesi yıkar ya Ali. Eğer Cebrail kanadını yeryüzüne açmasa idi, Merciyik savaşında senin kılıcın ile dünya bölünüp parçalanacaktı. Senin kılıcından çıkan kıvılcım eğer şimşek olsaydı, İslam düşmanlarını yakıp kavurur, evlerini harab ederdi. Kimi vakit gidip melek gurubuna karışırsın. Kimi vakit’te inip insan kılığına girersin.

İmamet ve vilayet mülkiyetinin sultanı, kıyamet gününün şefaatçisi, Kevser badesinin, havuzunun gerçek sahibi sensin ya Ali.

Sabah akşam duasını kırk yerde zikredersin, ölüleri Allah’ın izni ile can verip diriltirsin ya Ali. Kimin kalbinde senin sevgin var ise, o insan keder korkusu nedir bilmez, Allah onu bağışlar, Allah’ın rahmet eli sensin, senin elin ile hidayet çeşmesinden doyasıya kadar içmeyen insan, mezardan kıyamet gününde mahşere yüzü ak gelemez, manevi “inanç” dünyasında sen o dünyanın ruhusun, bütün yaratıklar cisimdirler, sen ise o cismin aslı ve temelisin ya Ali.

Gökte ki melekler yazıcı olsalar, dünya dolusu defter olsa, yine de senin faziletini yazmak için imkânsız ve yetersiz olur ya Ali.

İnançlı her insanlar sana cismen yakın olmamalarına rağmen, her zaman senin talib ve müridinler ya Ali Ben ağlayan KUMRU’yum senden ayrı düştüm her zaman sana aşığım.

 

PEYGAMBERLERİN SONUNCUSU HAZRETİ MUHAMMED (S.A.V.)’İN AHİRETE GÖÇÜŞÜ

Peygamberlik güneşinin yok olma zamanı geldi

Allah’ın elçisi ahrete göç eyleyeceği zaman geldi

 

Seven ile sevilen arasında birlik ola

Ayrılık zamanı bitmiştir birlik ola

 

Göklerden ruhun durma zamanı geldi

Cebrail’in peygamber kapısından ayağını kesmesi geldi

 

Peygamberlik ışığının yok olma zamanı gelmiştir

Ay’ın çevresini bulut sarmıştır karanlık olmuştur

 

Seven tarafından sevilene “nida” zamanı geldi

Peygamberlerin sonuncusu cennet köşküne göçü geldi

 

Zalim kitle hedeflerine varma zamanı geldi

Kinlerini açıklayıp zulüm yapma zamanı geldi

 

Ali’ye karşı çıkan o melunların hepsi

Selman ile Ebuzer’in kalblerini dağlanma zamanı geldi

 

Zulüm ile o Allah’ın rahmet elinin bağlanması

Ali’yel Murtaza’nın yalnız kalma zamanı geldi

 

Fatımanın karnında günahsız Muhsin’i şehid ettiler

İnsanlar ile cinlerin üzüntülü olma zamanı geldi

 

Zulüm ateşi ile peygamberlerin dergâhını zalimler yıktılar

Sevinç zamanında bile KUMRU’nun ağlama zamanı geldi

 

Dünya bahçesini yas yeri etmiş oldular

Dünya Sultanı Ali’den ayrılık zamanı geldi

 

Bütün bülbüller matem tutmuşlardır baştan başa

Yer yüzü sultanı son peygamberin göçüş mevsimi geldi

*

İslam ümmetine minberde böyle çağrı yapardı. Minbere çıkıp insanlara böyle seslenirdi:

 

Ey halk! Ben size nasıl peygamberim

Hem size rahmet eliyim hem de iki dünyada önderim

 

Sözlerimi siz Müslümanlar tutunuz derim

Gökün yerin ve bütün dünyanın önderi benim

 

İlâhi mesajın hepsini ben sizlere ulaştırmışım

Yaklaştı şimdi vereğim yüce Allah’a canım

 

Benden sonra Allah’ın yolunu terk etmeyniz

Hakk yolunu bırakıp da batıl’a gitmeyiniz

 

Nice büyük şey vardır ki size emanet edeyim

Onları siz İslam’lara ilâhi emirdir bildirip gideyim

 

Kur’an-ı Kerim’e saygılı olmanız birincisi

Benim Ehl-i Beyt’imi sevmeniz ikincisi

 

İnsanları hidayet eden hakk olan Allah’tır

Gözleri yaş sinesinde dağlı kalan Fatıma Haktır

 

O çaresiz yavrumda sizlere emanettir bilin siz

Halifelik makamı uğruna birbirinizi kırmayın siz

 

Azıcıkta olsa biliniz ki ben üzülürüm aman

Yavrum Fatımayı rahatsız ettiğiniz zaman

 

Mezarım da sizlerden incirim emekler olur heba

Benim kalbimin neşesidir Hasan’ı Müçteba

 

O gözümün nurunu canım kadar severim, sevin

Fani dünya’da sizlere emanettir Hüseyin’im

 

Hüseyin’in gözlerini yaş halinde görmeme Allah razı değil

Yüceler yücesi Allah onun için göndermişti Cebrail

 

Yavrum Hüseyin’i İslam için feda vermemi emreyledi

Hürmetli peygamberin şu emirleri tamam söyledi

 

Geldi o peygamberin evine elem ve keder yığıldı

Günden güne, yeryüzü sultanının hastalığı çoğaldı

 

Sevilen sevenin huzuruna varması için niyetli idi

Bir dakika dahi yanından yakınlarını ayırmaz idi

 

Bazen kızı Fatımayı hazreti Al’ye emanet ederdi

Bazen Allah aslanı Ali’yi bağrına basar idi

 

Onun kara günlerini hatırlayarak ağlardı

Bazen yavrusu Hüseyin’e can diyerek boğazından öperdi

*

Derdi ey Kerbelâ’da gül bedeni kefensiz kalan:

Bazen yüzüne bakardı gözleri yaş ile dolardı.

Onun mazlumiyetini düşününce ah vah ile ağlardı

 

Söylerdi sizlerden ayrılıyorum ey gariplerim

Benden sonra belaya düşen gariplerim,

 

Kadınların hayırlısı Fatıma gözyaşı döker ağlardı

Ansızın kapıdan bir sesin geldiğini gördü

 

Peygamberin evine bir arab Selam verir idi

Kapıdan o arab bu sözü söyler idi

 

Bir elçiyim dost mesajını getirmişim

Seven tarafından sevilene mesaj getirmişim

 

Gerek seven tarafından sevilene selam

O’ndan sana çoklu selam getirmişim

 

Bin sevinç ile doktorların doktoru Allah’tan

Ayrılık derdinin yarasına ilaç getirmişim

 

Yüceler yücesi aziz ve tek Allah’tan

Ölüm için son peygambere emir getirmişim

 

Gereksiz gelmedim boş da değil elim

İslâmlar için bağışlayıcı Allah’ın müjdesini getirmişim

 

İşitince bu sözleri o kıymetli peygamber

Buyurdu Fatıma’ya ey yavrum! Bil haber!

 

İzin ver o şanssız ve kederli araba, bırak gelsin

Sevip sevilenin dostu olur bırak gelsin

 

Her zaman evleri yıkıp dağıtan o araptır

Dostu dosta hasret eder bırak gelsin

 

Durmuştur, hiçbir zaman kapıdan izin almaz

Daha O’nun dönmesine çare yoktur, bırak gelsin

 

O arap değil, her zaman canlar alan O’dur

Dostunu dostluk köşküne götürecek, bırak gelsin

 

Her nere giderse kimse göremez yüzünü

Bana saygılı olduğu için arab şeklinde gelmiş, bırak gelsin

 

Bugün bize misafir gelmiştir, Azrail’dir O

Üzülme ey kızım çekil bir kenara, bırak gelsin

 

Beni saygı ve hürmet ile götürmesi gerek

Yüce Allah’ın huzuruna götürmek için gelmiş bırak gelsin

 

Dosta yakın olmak isteyen canından geçer, can istemez

Muhabbet badesinin neşesi hoştur üzüntü suyu istemez

 

Ayrılık zamanıdır, hasta olan dostuna varmak ister

Derdine hiçbir zaman ilaç dahi istemez

 

Çünkü kalıcı dünyaya gitmek ister Mustafa

Ya Ali diyerek Haydar’a dedi Lafeta

 

Ey sadık yardımcım helal et ben gidiyorum

Kalbimiz İslam’ın acısı ile kan dolmuş gidiyorum

 

Yolculuk hazırlıklarımı hazırla, arab çok beklemesin

Ecel doldu gözüme aman ya Ali gidiyorum

 

Her ne kadar zulüm etseler sabret, çekme kılıç

Dökülmesin İslam içinde kan, gidiyorum

 

Düşman seni mescide çektiği zaman, şikâyet etme

Bırakma Hüseyin’im ah vah eyleye ki gidiyorum

 

Müslümanları göreceksin benim yerimde zulüm edecekler

Dert ve üzüntüden sırtın kamburlaşır, gidiyorum

 

Seni kederler içerisinde perişan edecekler

Gözyaşın çokluca akacaktır sel gibi gidiyorum

 

Ey amcamoğlu! Fatıma kızım sana emanettir

Bir zaman senin yanında kalsın ben gidiyorum

 

Yetim kalmıştır benim için çok ağlarsa incitme

O zavallı yavrum sana kırk gün misafirdir, gidiyorum

 

Yanıma vardığı zaman vücudu yaralı olmasın

Zalim insanlar yavrumu nasıl zulmedecekler bilerek gidiyorum

 

Çok zulümler olarak ona zalim milletten

Kederli sinemde bu bir gizli üzüntüdür gidiyorum

 

Ali evlatlarının şehadetinde ağlayarak

Ağlayan KUMRU gibi bırakıp yalnız gidiyorum

 

Peygamber vasiyetini Ali’yel Murtaza’ya etmiştir

Buyurdu Fatıma’ya ey garip! Ey zavallı!...gidiyorum

*

Peygamberlerin sonuncusu büyük yerden emir geldiğini bildiği için vasiyetini söylemeğe başlamıştır, Allah’a kavuşacağını bildiği için seviniyordu, ama başına toplanan ev halkının yüzlerine bakınca mübarek gözlerini tutamaz, hem özü hem gözü kan ağlardı, onların çekeceği acılar ve kederi, onların kılıçlar altında hançerlere düşerek perişan, aç ve susuz can vereceklerini biliyordu, hem ağlar hem vasiyetini eyler idi “Ey kızım Fatıma vasiyetim budur ki ben dünya’dan göçünce sakın ah etme, sakın Ali’yel Murtaza’yı incitme, eğer kendini tutamayıp ağlar isen Ali eve gelince gözyaşını tut, Hasan ile Hüseyin’i başın üzre tut, onlara keder ve üzüntü verme, ağlayarak onların yüreklerini kan etme…

Ey kızım! Daha benim kefenim sarılmadan, Ali düşmanları kapımı yıkacaklar, bunu böyle bil, Medine’nin içinde tek başına tek ve yalnız kalacaksın, kaburgalarını kırıp seni de şehid edecekler, Ey yavrum! O gün sabret, ağlayıp yaka yırtma, sakın bu işler için Haydar-ı Kerrar Ali’yi kınama, bu dünyada derde kedere esir olacaksın, ama bilesin ki ölümümden kırk gün sonra en değerli misafirimsin, bu kötü ümmetin arasından seni alıp dışarı çıkaracağım, Allah’ın kaza ve kaderine şimdilik razı olup, sabret, kıyamet günü intikamını alırsın, Değerli peygamber ev halkı ile vedalaşınca, Ruh-ul-Emin (Azrail) peygamberin huzuruna varıp, peygamber ile sohbet etti, müjde senin ümmetin aff edilmiştir dedi, o peygamberin temiz ruhu cennete uçtu. Muhabbet makamında naz, kerem makamı olmuştur faniden edebiyata ruhu uçmuştur.

 

PEYGAMBERLERİN SONUNCUSU HAZRETİ MUHAMMEDİN VEFATINDAN SONRA HALİFELİĞİN HAZIRLANMASI

İsyan ve tuğyan bayrağı dalgalanınca Medine’de

Din evi zulm ile berbat oldu Medine’de

 

Ali’nin faziletini inkâr edip gizlemek için

Kur’an ayetinin çoğunu gizlediler Medine’de

 

Batıl ortaya çıkarılınca hakk oldu alçak

Kur’an-ın ayeti çokluca gizletildi Medine’de

 

Allah’ın peygamberinin cenazesi defn edilmeden

Halifelik makamı için tufan koptu Medine’de

 

O zaman peygamber kızı Fatıma’nın kaburgası kırıldı

Apaçık böyle zulm ve işkence ettiler Medine’de

 

Fatıma’nın karnında iken şehid edildi Muhsin

Ah vah sesleri gökyüzüne ulaştı Medine’de

 

Mihrap içinde zulüm ve işkence ettiler

Tanrı aslanı Ali’nin canına kıydılar Medine’de

 

Hasan-ül Müçteba’nın ciğeri zehir ile doğrandı

O Hasan’ın cenaze tabutunu düşman okladı Medine’de

 

Fırat suyunun önünü bağladılar Ali evlatlarına

Ali evlatları perişan ve susuz kaldılar Medine’de

 

Zalimler kılıç ile kestiler Ali oğlu Abbas’ın kollarını

Vücudu yaralı bırakıldı düşman tarafından Medine’de

 

Hançer ile doğradılar susuz Ali Ekber’i

Kasım’ın toy odasını kan ile boyadılar Medine’de

 

Beşik içinde şehit ettiler Hüseyin oğlu Ali Asğârı

Oklar ile nişan alında acımasızca Medine’de

 

Yetmiş iki gencin vücutları kızıl kan olmuştur

Yaralı düştü kana boyanarak Medine’de

 

Kerbela sultanının susuz başını kestiler

Ebu Bekir ile Ömer düşman oldular Medine’de

 

Esir ettiler Ali evlatlarını kolları bağlı gezdirdiler

Peygamber evlatları çaresizdirler Medine’de

 

İmam Zeynelâbidin ve oğlu Muhammed Bakır Altıncı imam Muhammed oğlu Caferi Sadık Bu imamların zehir ile ciğerleri kan oldu Medine’de

 

Yedinci imam Musa on bir yıl zincir ile bağlı kaldı

Hapishane kenarında küçücük oda verildi Medine’de

 

Tanrı nuru Muhammed Takı ve Ali’yel Nakı oldular şehid

O ilim merkezi imam Hasan-ül-Askari’de şehid oldu Medine’de

 

Bir zaman gelir zamanın sahibi on ikinci imam gelir

Peygamber evlatlarının intikamını almak için mahkeme kurar Medine’de

 

Kötülükler babası peygamber çadırına ateş vurdu

KUMRU inançlı insan sinesini yaralar Medine’de

 

Peygamber evlatlarının çadırlarına vurunca ateş

Desem ki yalan değil gökyüzüne vuruldu ateş

 

Bu ateşi vuran ne Şimir’dir ne de Ömer Sad

Kerbela Sultanı Hüseyin’in çadırına vuruldu ateş

 

Bu durumu görünce hazreti Fatıma’tüz-Zehra

Şöyle seslenir idi o hayasız ateş vuranlara

 

Bilmem ne zülumdür ki bu dünyayı yakıyor

Zulüm ateşi sıçrayıp kalpleri yakıyor

 

Gel, utan ey zalim! Evlatlarımın çadırını yakma

Kimdir ki bu iyilik yuvasının çadırını yakıyor

 

Peygamberin mübarek vücudunun kefeni solmadan

Ümmeti kızı Fatıma’nın ciğerini yakıyor

 

Korkutmayınız Hüseynimi İslam Dininin fedakârıdır

İslam ümmetinin kurbanıdır zulmet ile yakıyor

 

Hangi peygamberin ümmeti kendi, İmamının

Evine ateş vurup çadırını yakıyor

 

Ateş vurmayınız çadırıma Allah’ın kitabı var

Kur’an’a saygılı olmazlar kimdir ki Kur’an’ı yakıyor

 

Sizlerde hiç haya yokmuş ey zalim millet

Hangi millet peygamberini üzer evladını yakıyor

 

Böyle bir zulüm yuvası temeli siz attınız dünyaya

Her bir zerresi inançlı KUMRU’nun kalplerini yakıyor

*

Zehra’yı zor durumda görünce sultanlar sultanı Ali geldi

İmamların lideri keder ve karanlıktan çıkıp geldi

 

Gayretinden rengi kızarmış, musibetten canı yanmıştır

Her zaman dilinde ismini anar Mustafa geldi

 

Allah’ın dostu bir heybet ile meydana çıkmıştır

Allah-u Ekber sesini yükselterek vefalı dost geldi

 

Zehra’nın ah vah sesine kendi dayanamayınca

O meydana ayak basıp Ali’yel-Murtaza geldi

 

Zehra’yı perişan görünce rahatsız olup düştü

Sinesinin içinden Mustafa sesi geldi

 

Dedi senden sonra düştüm bu duruma ey Allah’ın elçisi

Güneşim dünyadan gidince şanssızım bahtım kara geldi

 

Çekip kendini ateş içinde kenara çıktı o imam:

Allah dostu mübarek ellerini uzattı

O edepsiz hayasızın kemerini tuttu

 

Başının üzerinde dolaştırdıktan sonra yere çırptı

Başını kesmek için elini Zülfikara attı

 

Kılıcı görünce melun hemen yalvarır idi

Peygamber adı ile Ali’ye yemin verir idi

 

Bu yemini o gökyüzü sultanı duyunca

Allah’ın kaza ve kaderine razı olarak çekildi kenara

 

O zalim kitle bu razılığa haberdar olunca

Bela’ya sabr edecektir. Allah’ın velisi dostça

 

O cahil kitle daha da zulümlerini artırdılar

Zulüm eli ile Allah’ın rahmet elini yaraladılar

 

Ali’yi mescide sürüklediler o zalimler ettiler cefa

Allah aslanı Ali’nin arkasına düşmüştür Hasan ile Zehra

 

Yaralı canı o musibete dayanamadı

Bu diller ile güya Fatıma seslenir idi:

*

Ey kindar, fesatlar zelil etmeyiniz amcamoğlunu

Binlerce zillet ile dert sahibi olmuştur amcamoğlu

 

Kalbinin derdi çoktur siz incitmeyiniz O’nu

Fani dünya da kimsesiz dostsuz amcamoğlunu

 

Dünyada sizlere onu ey hayasız millet

Muhammed atam emanet etmiş amcamoğlunu

 

Hiç kimse dünya da önderini imamını zelil etmez

Siz zelil ve de perişan ettiniz amcamoğlunu

 

Kalbi yaralı gönlü kederlidir kolları bağlı götürmeyin

Mescide sürüklemeyiniz kalbi kederli amcamoğlunu

*

O imamların sahipsiz sultanı mescide götürülünce vah

Peygamber kızı Fatıma el attı başına çekti sineden ah

 

Kırıldı kanadım kolum yardım et ey Muhammed

Yandı bu dertten ciğerim yardım et ey Muhammed

 

Senden sonra kara güne saldı beni senin üzüntün

Gözlerim yaş yerine kan döker yardım et ey Muhammed

 

Kapım yakıldı karnımda şehid oldu Muhsin’im

Durmadan kan akar gözlerimden yardım et ey Muhammed

 

Yalnız sandılar kolları bağlı amcamoğlunu

Hiç kimse yardıma gelmez yardım et ey Muhammed

 

Gücüm kalmadı çünkü senden sonra kırdılar kaburgamı

Yardım et diyerek yollara düşüp gezerim ey Muhammed

*

O anda kıyametten baş gösterdi bir nişane oldu

Toplumdan ses gelince sanki kıyamet suru vuruldu

 

Bu durumu Salman ki insanların hayırlısıdır

Bir kez dahi başını açarsa dünya yıkılır

 

Ey Muhammed Mustafa’nın göz nuru diyerek yalvardı

Amcan oğlu Haydar-ı Kerrar Ali bu duruma razı olmadı

 

Belâya sabretmek siz Ehl-i Beyt’e âdet olmuştur

Çünkü atan Muhammed bütün insanlara rahmet olmuştur

 

Peygamber kızı Fatıma bu sözleri duyunca baktı

Bu sözleri kabullenip başından elini çekti

 

Haydar-ı Kerrar efendimiz o Ali’yel Murtaza

Peygamberin kabrine yüzünü tutarak eyledi nida

 

Yardım et bu kimsesiz gariplere ey Allah’ın elçisi

Bu dünyada günüm kara olmuştur ey Allah’ın elçisi

 

Ümmetinin zulmüne bak, çektiğimiz musibete bak

Garip amcan oğluna yardım et ey Allah’ın elçisi

 

Kendi atkımı ip gibi boynuma saldılar

Düşman toplantısına zorla çekerler ey Allah’ın elçisi

 

Hayasızca kötülük babası yakamdan el çekmiyor

O zalime ne etmişim yardım et ey Allah’ın elçisi

 

O Hayber kalesini yıkan elleri bağladılar

Binlerce yara vurdular kalbime yardım et ey Allah’ın elçisi

 

Ebu şerer oğlu ile ve de Ebu Süfyan mel’unlar

Zulüm ve işkence ile beni getirdiler ey Allah’ın elçisi

*

Haydar-ı Kerrar Ali’yel Murtaza’nın yalvarmasına, peygamberin mezarında topraklar titredi, beyaz bir nur gökyüzüne taraf yükseldi, bu beyaz nur Muhammed’in eli idi.

O vahiy mesajının sultanı, Allah’ın peygamberi hazreti Muhammed Ali düşmanlarına dedi ki:

“Hilafet makamını hırhızladığınızdan dolayı büyük günah işliyorsunuz, İslam’ın içerisine fitne salıyorsunuz, yaptığınız zulümdür, bu zulüm dünyada fitne ve fesad tohumu ekecektir, bu fitneniz Allah aslanı Ali’nin ölümüne sebep olacaktır, bu fitnenin sonu Kerbela cinayetine vardıktan sonra, dünyada kıyamete kadar akan kanların sebebi siz olacaksınız, biliniz ey zalimler!...

 

PEYGAMBERİN KIZI FATIMA’NIN VEFATI

Ayağını bastı bu varlık dünyasına Fatıma

Her zaman ah vah eyler idi peygamber kızı Fatıma

 

Gönlü açılmadı hoş gün görmedi dünya da

Zamanının çoklu belasına düştü Fatıma

 

Hatice gibi kıymetli bir varlıktan ayrıldı

Yaktı dünyada ayrılık ateşini Fatıma

 

Atası Muhammed’in ayrılık karasını başına sardı

Fani dünya da çaresiz ve zelil kaldı Fatıma

 

Ateş düştü kapısına yakıldı evi barkı

Derdine ilaç bulmak için muhtaç oldu Fatıma

 

Kırıldı kaburgası, karnında iken şehid edildi Muhsin’i

Gül gibi boyandı kızılkanlara Fatıma

 

Kalbi yaralı mescide sürüklediler amcası oğlunu

Keder ve üzüntüden gözyaşları dökerdi Fatıma

 

Fedek tarlası gasb edildi, zulm ile işkence çoğaldı

Her zaman ah vah ile seslenir idi Fatıma

 

Ümidim var kıyamet günü şefaat ede

Zor durumlarda inançlı KUMRU’suna Fatıma

*

İslam peygamberi hazreti Muhammed’in vefatından hemen sonra, kızı Fatıma’nın gözyaşı sel oldu, ah vah sesleri gökyüzüne kadar yüceldi, dert ile kederinden yeryüzü siyahlarla donandı.

Fatıma kara bağladı, günlerce gecelerce ağladı, Medine’nin münafıkları gelip hazreti Ali’ye dediler ki: Ya Ali! Fatıma’nın ah vah seslerinden bizim gözlerimize uyku girmiyor, söyle Fatıma’ya ki gece gündüz ağlamasın, gece ağlarsa gündüz dinlensin, gündüzde ağlarsa gece dinlensin biraz sussun.

*

Medine halkının bu şikâyetini Ali haber verdi Fatıma’ya

Cevap verdi Fatıma o Ali’yel Murtazaya

 

Çok olmadı benim babam vefat edeli

Ne çabuk bu millet zalimleşti ey Ali

 

Bilmem ne yapmışım bu millete, döndü zulm ile

Medine şehrinde ciğerim döndü kana ey Ali

 

Bırakmazlar ki evimde yas tutayım babama

Noldu bu zalim düşman kitlesine bilmem ey Ali

 

Babama ağlarım, göz benimdir yanan yürek vücutta benim

Niçin ağlamama engel oluyorlar ey Ali

 

Gül bahçesindeki gül solunca bülbülün ağlaması gerek

Bülbül her zaman ağlarsa ayıp değil ey Ali

*

Hazreti Fatıma Hasan ile Hüseyin’in ellerinden tutup her gün babası hazreti Muhammed’in mezarlığına gider, mezara kapanıp ağlardı, öğlenin sıcağı basınca bir ağacın altında dinlenir, akşam gözlerinden sel gibi yaş akıtarak evine dönerdi.

Münafıklar yani ikiyüzlü Müslümanlar, Fatıma’nın bu durumundan haberdar olunca, o ağacı kestiler. Zülfikar kılıcının sahibi hazreti Ali peygamberin mezarının yanına bir kulübe yaptı, adını “beyt-ul-hazan” koydular. Hazreti Fatıma bu kulübeye kapanır babasına ağlar, yas tutardı, ağlaya ağlaya dizlerinde güç gözlerinde ışık kalmadı, yetmiş beşinci gün dayanamayıp hastalandı, döşeğe düştü, yine de yatakta iken uzaktan uzağa ziyaret duasını okuyarak ziyaret ederdi babasını. Kadınlar Fatıma’nın bu durumunu görünce kollarından tutarak babasının mezarı üzerine getirdiler, Fatıma topraklara kapanarak dedi:

*

Fani dünyada günüm karadır ey baba

Dert ve kederim çoğalmıştır ey baba

 

Kendin gittin cennete kızın kaldı zorlukta

Kalbim üzüntü ve yara ile doludur ey baba

 

Evimi ateşleyip kaburgalarımı kırdılar

Kim gördü bu dünyada ben üzüntülüyüm ey baba

 

Medine halkı bırakmadı beni sana yas tutayım

Yardım için kime gideyim bu günde ey baba

 

Bende ne güç kaldı ne de karar koydular

Ali’yel Murtaza da can kalmadı ey baba

*

Hazreti Fatıma babasının kabri üzerinde bu sözleri söyledikten sonra hemen baygınlık geçirdi. Kadınlar hazreti Fatıma’yı kollarına alıp eve getirdiler, nice zaman kendine gelemedi, döşekte hasta kaldı.

Bir gün hazreti Ali hazreti Fatıma’nın yanına geldi, gördü ki Fatıma üç şey hazırlamıştır, su ısıtmıştır, hamur yoğurmuş birazda gül ezmiştir, gülerek sordu ey iki gözüm! Sen hastasın, sen bana peygamber hatırasısın, neden vücudunu yorup bunları hazırladın? Fatıma der ki; Bugün ben göçeceğim eve ağıt düşecektir, taze hamuru hazırladım ki Hasan’ım ile Hüseyin’im ekmeksiz kalmayalar, onların ekmeksiz kalmalarına kalbim rahat etmez, su ısıttım ki yavrularımın elbiselerini temizleyeyim, ben günlerdir bu odada hasta yatıyorum, kızım Zeyneb’in saçları toz olmuştur, gül ıslatmışım saçlarına sürüp temizleyeyim.

Hazreti Ali bu sözleri işitince yüreği dağlandı, hazreti Fatıma ise Ali’den helalık istedi:

*

LAFETA sultanı helallik ver bana gidiyorum

Bu hasta canım dert sahibi olmuştur gidiyorum

 

Dünyadan kurtuldum daha düşman zulmünden

Kalbimin derdine ilaç bulunmadı gidiyorum

 

Zalimler evimi ateşleyip kaburgalarımı kırdılar

Neden bu zulmü yaptılar reva mıdır gidiyorum

 

Kocamı elden alıp sürüklediler mescide

Kapımı bağladı bu hayasız millet gidiyorum

*

Hazreti imam Ali Fatıma’nın başını dizleri üzerine alıp ağlayarak ey Muhammed hatırası! Vasiyetin var ise bana söyle dedi.

Fatıma dedi ki, birleşme günü geldi, sevgili babama kavuşacağım için seviniyorum, dünyanın derdinden belasından, düşmanın zulmünden ve işkencesinden kurtuluyorum.

Ama yavrularım Hasan ile Hüseyin’i gözü yaşlı bırakıp sizlerden ayrılıyorum, Zeynep kara güne düşer, Gülsüm ise yetim kalır;

*

Onların perişanlığına kabir içinde gözlerim ağlar

Yattığım yerde yerim, gökte göküm ağlar

 

O şanssız kızım Zeyneb’e zulüm ve işkence olsa

Ben ve kefenim ağlar kemiklerim ise kan ağlar

 

Söz buraya gelince bir ah sesi geldi uzaktan

Fatıma’nın gözü kan ile yaş ile doldu meraktan

 

Kızı Zeynebi gördü Şam’da bağlamışlar kolunda Zincir

Kemikleri incinsin diye, kollarını sıkar zincir

 

Başını omzuna koymuştur yüzünü ise duvara

Der aman anne can anne bakınız benim halıma

 

Güle dert gelince bahar bülbülü ağlar

Çocuk yetim kalınca gözleri yaş ile ağlar

 

Kıza babası annesi gibi canı yanan olmaz

Yürekte derdi olan kararsızdır duramaz ağlar

 

Analık bu eve gelirse nazımı çeker olmaz

Ben ağlarım bacım ağlar Hüseyin kardeşim ağlar.

*

Bu sözleri Fatıma duyunca yürekten bir ah çekti, dönüp amcası oğlu Ali’yel Murtaza’ya dedi ki; Ya Ali! Ben dünyadan göçeceğim ama gözlerim yetimler için arkada kalıyor, ben öldükten sonra sen her istediğin şeyde serbestsin, gözünün gördüğünü, gönlünün sevdiğini alabilirsin.

Ancak evime bir yabancı gelirse yetimlerime kötülük eder, onun için sana vasiyetim evlenirsen kız kardeşimin küçük kızı ile evlen, benim yetimlerimin nazını ancak o çeker.

Hem yetimlerim önce Allah’a sonra sana emanettir, onları yatırmadan sen yatma, Zeynebimi incitip ağlatma, Hasan’ımı ve de Hüseyin’imi yabancı eline baktırma.

Daha sana ikinci vasiyetimde şudur ki, cenazemi yabancı eline bırakma, kendi ellerin ile götür, cenazemi mezara gece koy, cenaze namazımda bile o zalimlerin bulunmalarına razı değilim, cenazem yıkanırken kızım Zeyneb gelip görmesin, kaburgalarım kırılmıştır, bilip perişan hale düşmesin, perişan hale düşmüşüm, bu durumu kızım Zeyneb’in görmesine razı değilim.

Allah’ın aslanı hazreti Ali Fatıma’nın dediklerini tek tek dinledi, gözyaşı döküp ağladı, dedi ki; Ey Fatıma! Vasiyetlerin başım ile gözüm üstüne, sen yalnız Allah’ın peygamberi atana benden taraf incinmeden gittiğini söyle, Fatıma senden razıyım ya Ali dedi.

Sonra evdekileri çağırıp teker teker helalleşti, Hasan ile Hüseyin’i babası hazreti Muhammed’in mezarına gönderip gidiniz benim için dua ediniz dedi. Hasan ile Hüseyin el ele tutarak anneleri için dua ve niyaz etmek için gittiler.

Fatıma, kocası Ali’yel Murtaza’yı sesleyip helalleşti ya Ali! Zamanında seni incitmiş isem bana hakkını helâl eyle, bağışla beni. Sonra Caferi Tayyar’ın karısı Esma’yı yanına sesletti dedi ki; Ey Esma! Cebral aleyhisselam babam için vefatından önce bir miktar Kâfur getirmiş idi, o Kâfur’un bir miktarını bana babam bıraktı, beni yıkayıp kefene sarınca o kâfur’u kefenime koy, yetimlerime de sahip ol.

Ecel yaklaştığını anlayınca, el kaldırıp Fatıma şöyle dua etti:

*

Ya Rabbim! Bu ağlar gözyaşlarımın hürmetine

Babam canına hasta yatan canım hürmetine

 

Kırık kaburgalarım, sakat şehid oğluma

O Muhsin adlı benim yavrum hürmetine

 

Yakılan kapımı kolumun dövülmüş kırık yeri

Yanık gönlümdeki saklı derdim hürmetine

 

Kapı ardında kırılmış kemiklerimin yarası

Gözlerimden akan kanlı yaşların hürmetine

 

Günahsız kolları bağlı garip olan amcamoğlu

Hasan ile Hüseyin gençlerim hürmetine

 

Babamın ümmetinin günahlarını bağışla

Suçsuz yıkılan yuvamın hürmetine

 

O imamların nuru temam etti duasın

Fani dünyadan ebediyete uçtu buldu sefasın

*

Dışarıda bekleyenler ses kesildiğini anlayıp Fatıma’nın odasına girince gördüler ki mübarek kıbleye doğru yönelip yatmıştır, temiz ruhunu Azrail’e teslim etmiştir. Haşim oğulları cenaze üzerine toplanıp ağıt yaptılar, beyaz giysiler çıkarıp karalar bağladılar.

Hazreti Ali’yel Murtaza gelip ağladı, kendi elleri ile Fatıma’nın cenazesini gusül etti, yıkadı.

*

Hayrunnisa Fatıma kefen içinde gizli oldu

Dünyada zulüm ve işkence derdi açık oldu

 

Peygamberin kızı açmıştır yeni konca gülü

Ebu Cehlin zulüm ve işkencesi ile göç oldu

 

Düşman elinde yıkıldı İslam dininin hakk binası

Allah’ın dostu ve halifesi Ali’nin beli kambur oldu

 

O günden anasız kaldı anasız Zeyneb

Gülsüm başına kara sarıp çaresiz oldu

 

İmam Hasan yüzüne yetimlik tozu kondu

Hüseyin ciğeri susuzluk ile yakıldı kalbi de kan oldu

 

Sabah akşam vefat için ah vah sesi çoğaldı

Daima dertli KUMRU ağlar sızlar oldu

 

Ali’yel Murtaza Zehra’nın cenazesini kefenledi

Hasan ile Hüseyin’e emretti huzura geldi

 

Onlara ey gözlerimin ışığı buyurdu geliniz

Siz hiç olmazsa annemiz ile veda ediniz

 

Çekmiştir anneniz bu vakite kadar yolunuzda zahmet

Anne muhabbetidir kalmasın sizlere hasret

 

Kucaklayıp annelerinin cesedini çekerler idi ah, ah

Alınca Ali’den izin Hasan ile Hüseyin şah

 

Bu ağlamak arasında ey vah ne gördüler

Hasan ile Hüseyin’in ağıtlarını işittiler

 

Fatıma kefen içinde seslenip kollarını açtı

Vefat etmiş iken yine de Muhabbet taştı

 

Basıp iki yetimini bağrına bastı dedi yavrularım

Hazreti peygamberin kızı dili ile söyledi yavrularım

 

Dünyanın bütün kayıtından tamamen sıyrılıyorum

Bu kadar ağlamayınız sizden hasret ayrılıyorum

 

O vakit Arapların sultanı Hicaz mülküne padişahı

Sahabeleri ile Hayrunnisa Fatıma’ya kıldı namazı

 

Mezarını gece kazmıştır imam-ı Alim

Vücudunu kabire kadar kendi eliyle elti teslim

 

O vakitte kabirden iki el çıkmıştır

Ses ulaştı arş’ı âlaya gökyüzüne varmıştır

 

Her ne kadar dünyada İslam ümmeti saygılı olmadı bana

Bugün teslim et benim ümmetimi bana

 

Bugünkü gün bana teslim et emanetimi

Zehra’nın cenazesini Ali el ele etti teslimi

 

Sanırsın kayıptan geliyor bir nefes

Kabirden ey vefalı dostum diye geldi bir ses

 

Kolu kırık değil idi gör ki ümmetim suç işlemişler

Benim emanetime ey Ali’yi LAFETA neylemişler

 

Ya Ali! Benim emanetimin kaburgaları

Kırılmamış niçin kim kırmıştır onları

 

Kendisi dünyada gülmemiştir kalbi de hoş olmamıştır

O’nu Müslümanlardan emanetimi kimler incitmiştir

 

Zehra’nın nusubeti için ağlardı KUMRU

Her zamanki gibi dil ile beyan eyledi durdu

 

MÜMİNLERİN AMİRİ HAZRETİ ALİ’NİN VEFATI

İslam peygamberi hazreti Muhammed’in vefatından kırk beş gün geçmesine rağmen, Peygamberin Ehl-i Beyt’inin gözü beladan açılmamış ve yüzleri gülmemiştir. Düşmanın zulüm ve sitemi Ehli Beyt’in kalbini delip yaraladı.

Mekke şehrinde Hariciler törediler. Fesad yapanlar Muaviye, Ali ve Amr ibni As’dır diyerek bu üçünü de öldürmek için karar aldılar. Amr b. Berik adlı şahıs Amr b. As’ı öldürmeği üstlendi, İbni Abdullah adlı şahıs da Muaviye’yi öldürmeği üstlendi, Abdurrahman ibni Mülcem adlı imansız da hazreti Ali’yi Allah’ın aslanını öldürmeği kabullendi.

Ramazan ayının on dokuzuncu günü idi haricilerden olan o üçü de üçünü öldürmek maksadı ile anlaşarak ayrıldılar.

İbni Mülcem Kufe’ye geldi:

 

Musibet ve bela yuvasının merkezi geldi

Sultanların sultanı Ali’nin katili geldi

 

İslamların yuvasını, yıkmak için hazırlanmıştır

O hayasız zalim utanmayarak geldi

 

Şanssız günü karalı Zeyneb’in başına

Yine de kara sarmak zamanı geldi

 

Kerbelâ şahını yetim koymak için

Mülcem oğlu hayasız zalim geldi

 

Hasan’ın belini kambur etmek için

İnsanların zalimi ve belalısı geldi

*

Mülcem oğlu Abdurrahman Kufe şehrine geldi, Kufe’de Ali’nin can düşmanlarından Kuttame adlı melune bir kadın var idi.

Bütün servetini, çeyizini ve de mihrini hazreti Ali’yi öldürene ödül olarak adak etmişti.

Mülcem oğlu Abdurrahman bu nefretlik kadın ile tanıştı.

Kuttame mihrinde ki üç bin altını bu yola koyduğunu anlattı.

Mülcem oğluna Becra oğlu Şihebe katıldı, aynı zamanda Halid oğluna o melunlar ile birlikte oldu, hainlerin üçü de hazreti Ali Allah’ın aslanını öldürmek için sözleşme yaptılar.

*

Ki, bir gün mescide geldi Allah’ın aslanı

Ramazanın on üçüncü günü Allah’ın aslanı

 

Çok erken gelmiş idi sevenlerin sultanı

Başladı vahyi, ilahi dökmeye açtı ağzını

 

Minbere çıkıp güzel bir hutbe okudu

Sonra tanrının emrini tebliğe durdu

 

O toplantıya hasret ile bakıp ah çekti

Bu defa gözlerinin yaşını yüzüne döktü.

 

Dedi ey halk! Size diyorum biliniz şimdi

Arkamda katilim vurmak için ilaç arıyor şimdi

 

Bu sözleri mescitte hazır bulunanlar işitip yanarlar

Ağıt sesleri yükseldi kan ağladı kapı ve duvarlar

 

Sordular ki kimdir sana kılıç çeksin

Kimin ne kudreti vardır ki kanını döksün

 

Allah’ın aslanı buyurdu ey Müslüman ümmeti,

Dünya âleminde çektim keder ve üzüntü mihneti

 

Bu ay karalar bağlar Haşim oğullarına iner hışım

Bu ay sabah duasında kılıçlanır benim başım

 

Gözyaşlarını akıtırlar Hasan ile Hüseyin’im

Bu ay yetim kalacaktır kerbela sultanım benim

 

Ev halkım karalar giyinip ah çekerler yana yana

Sabah vaktinde beyaz sakalım boyanır kana

 

İnsanların ve de cinlerin şahıyım LAFETA sahibiyim

Vallahi ben böyle ölmeye razıyım

 

Benden sonra İslamı terk etmeyiniz

Allah rızası için Hasan ile Hüseyin’e hürmet ediniz

 

Evlatlarımın kalplerini zulm ateşi ile dağlamayınız

Hüseyinime Fırat suyunun yolunu bağlamayınız

 

Oklar üzerinde görünce Hüseyin’in başını

Onun kesik başına atman cefa taşını

 

Peygamberin halifesi Hz. Ali minberden aşağı indi

Sarayına gelerek ibadeti ile meşgul oldu

*

Halifelerin, imamların sultanı ve şahı son ramazanını kızları ve de oğulları evlerine gelerek geçirirdi. Bir gün oğlu Hasan’a, bir gün oğlu Hüseyin’e, bir gün kızı Gülsüm’e giderdi.

Bir gün hazreti Ali’nın kızı Gülsüm, babasına sofrayı kurdu, sofrada tuz, ekmek ve bir bardakta süt vardı. Müminlerin Amiri yani, inançlı insanların önderi ve lideri kızı Gülsüm’e dedi ki; Kızım sen ne vakit babanın üç çeşit yemek yediğini gördün! Bu sütü sofradan kaldır, bana tuz ve ekmek yeterlidir. Daha sonra üç lokma tuz ekmek aldı.

Sabaha kadar dua ve niyaz eyledi, ev halkını sesleyip veda etti, daha sonra dua etmeğe başladı. Şafak söktü, dağlar güneş nuru ile beyazlaştı, hazreti imam Ali duasını yine de etmekte idi. Kızı Gülsüm bu durumdan hiçbir şey sezemedi, geldi babasına sordu, imamların sultanı Ali’yel Murtaza söyledi;

*

Sabah oluncaya kadar ne sabrım kaldı ne de gücüm var

Bu sabah Hakk yolunda beklentim var

 

Vücuduma titreme düşmüştür nasıl rahat olayım

Beni misafir sesliyorlar Allah’ın huzuruna varayım

 

Mustafa’nın huzuruna varıp gitmek görünür

Bana da kıyamette ancak rahat etmek görünür

 

Perişan ve çaresiz Gülsüm bu sözü işitti yandı can

Dedi ey Allah’ın halifesi! Oğlum sana kurban

 

Sar boynuma kucakla baba iki kolunu

Sen gelinceye kadar gözetlerim yolunu

 

Müminlerin amiri buyurdu bu gidişim son ağlama

Beni bekleyip hazırlığımı yap ağlama

 

Bu sabahta neler başıma gelir bilirim

Gelince yanına bu başım yaralı gelirim

 

Beni yaralı görünce ağlarsın ağla Kızım

Başımın yarasını Zeynep kızımla bağla kızım

 

Çok ağlayıp dedi Gülsüm ah baba can

Yara sözünü söyleme biz korkarız o zaman

 

Dinin lideri buyurdu dünyayı terk etmeye mecburum

Başımın yarasını sizlere bağlatmağa mecburum

 

Bugün benim yaramı bağlayınız alışmanız gerek

Kerbelâ’da gayretli ve başarılı olmanız gerek

 

Hüseyinim yaralanıp boyanınca kızıp kana

O’nun yarasını da bağlayınız ağlaya ağlaya

 

Ali bu sözleri tamamlayıp evden çıkacağı zaman

Ümmü Gülsüm Zülfikarı elde tutarak getirdi heman

 

Zamanın İmamının önüne koydu kılıcını o can

Senin arkanca gezer fırsatını arar düşmen

 

Sabah olunca böyle tedbirsiz gitme

Bugün mescide Zülfikarsız gitme

 

Amandır baba tedbirsiz gitme

Gidersen mescide Zülfikarsız gitme

 

Dedi duaya gidiyorum yolculuğa gitmiyorum

Kâfirleri öldürmek için gitmiyorum

 

Benim yolculuğum kıyametedir kızım

Götür bu Zülfikarı sakla Kerbelâya kızım

 

Yolculuğa niyet edince bu kılıcı Hüseyin’e ver

Zülfikar, yaralı Hüseyin’e lazımdır Kerbelâ’da gör

 

Müminlerin amiri bu sözleri etmiştir tamam

Coşku ve istek ile yoluna oldu revan

 

Birkaç tane kuş var idi cıvıldayıp öttüler

Ağızları ile Allah’ın aslanının ayaklarını tuttular

 

Kendi dilleri ile ağlarlar idi

Ali’ye şöyle söylerler idi

 

Dediler ya Ali aman gitme

Din bahçesi harabe olur gitme

 

Seni öldürmek için kılıç kuşandı düşman

Zalim ayak sesini bekler gitme

 

Kufe’de vefalı dostun hiç kalmadı

Kızlarında can kalmadı gitme

 

Zeynebin yetim kalmasına razı olma

Ağlaşır yavruların yas tutar gitme

 

Mülcem oğlu kılıcına ayak koma

Damla damla kan dökülür gitme

 

Sakın başını o zalimler kılıçlar

Sel gibi gözyaşı kan olur gitme

 

Hüseyin oğlunu köşelere salma

Kalkıp yola düşüp gitme

 

Şimdi minber ve mihrap kan ağlar

Güruh-u Naci olanları ağlatıp gitme

 

Hazreti Ali’yel Murtaza evin salonundan “koridorundan” ayağını dışarı atınca, kuşlar seslenerek bağrışmaya devam ettiler, kendi dilleri ile şöyle söylediler:

 

Bu defa mescit tarafına gitme ya Ali

Kendi elin ile kendi evin yıkma ya Ali

 

Mülcem oğlu seni öldürmek için gözler yolunu

Düşmanın elinde zehirlenmiş kılıç var ya Ali

 

Kendi canına acı, bu yolculuktan vazgeç

Beyaz sakalın kanlar ile boyalanmasın ya Ali

 

Evlatların elleri koyunlarında kalmıştır ağlıyorlar

Zeynep ile Gülsümü gözleri yaş koyma ya Ali

*

Allah’ın aslanı hazreti Ali’yel Murtaza bu sözleri dinlemeyip mescit yoluna koyuldu. Gülsüm babasının gittiğini görünce, ayak yalın baş açık gözlerinden kanlı yaşlar dökerek imam Hasan kardeşine koştu; Babam bu seher zamanında mescite gitti, tedbirsiz gitti, kılıç kuşanmadan gitti, kalkan verdim bağlamadı, babamın düşmanları fırsat gözlüyorlar, çabuk ol git dedi. İmam Hasan babasına vardı, çok ısrar etti yolundan çeviremedi. Ali mescidin kapısına geldi, kapı dile gelip “Ya İmam Ali! Gelme” dedi, imam dinlemedi, Ayağını mescidin koridoruna “salonuna” basınca koridor; “Ya Ali! Gelme” dedi, dinin lideri bunları dinlemedi. Cebrail gelip; “Yapma ya Ali! Sabah vakti sesini yüceltme, Mülcem oğlu uyanmasın ya Ali!..” dedi, İmam yine dinlemedi.

İmam Ali’nin sesinden Mülcem oğlu uyandı, zehirlenmiş kılıcını kuşanıp geldi, dua eden müminlerin safına karıştı, hazreti Ali Mülcem oğlu Abdurrahman’ı görünce ona baktı, bildi ama sesini çıkarmadı, ilerleyip minbere çıktı, zalim düşman arka safta idi, yavaş yavaş imama yaklaştı.

 

Yüceler yücesi Allah’ın aslanı, Mescide girdi

Nasıl söyleyim kalbim ah vah ile ateşlendi

 

O zalim imansızın elinde bela kılıcı tuttu

Kötü niyet etti imamı vurmak için çıktı

 

Elini beline koyup yemin etti durdu

Ya Ali! Deyip sinir ile başına vurdu

 

O zalimin kılıcı başına vurulunca

Kılıç Amr’ın vurduğu eski yara yerinden değince

 

Allah’ın aslanı o imama zehirlenmiş kılıç değdi

Önce havaya yüceldi sonra secdeye indi

 

İnsanlar gelip o Ay parçasına bakınca yanıyor

Görüler ki toprak almıştır yarasına basıyor

 

Vücudunun tamamı kan ile boyanmıştı

Yaralı canı ile hazreti Ali dayanmıştı

 

Yüz bin şükür ki sonunda kan ile boyandım

Bu fani dünyadan gidiyorum usandım

 

MÜMİNLERİN AMİRİ HAZRETİ ALİ’NİN VEFATI HAKKINDA İKİNCİ TOPLANTI

Ne acıdır ki yine dünya halkı kan ağlar

Ağıt sesleri yükselmiştir insanlar cinler ağlar

 

Ramazanın yirmi birinci günü tarihin kara günü oldu

Ali, Ali diyerek hem genç, hem yaşlı ağlar

 

Doldu dünya yine vaveyla sesleri ile

Yeryüzünde yas tutmuştur, göktekiler de ağlar

 

Evliyalar Şah’ı Ali’nin yası tazelenmiştir

Ehli Beyti sevenlerin gözyaşı dökülüp ağlar

 

Mescidin minberine ve mihrabına kara çektiler

Ev halkından ah vah sesleri yükselmiştir ağlar

 

Hasan’ül Müçteba yetim Hüseyin ise şehid

Zeyneb hanım ve Ümmü Gülsüm ağlar

 

Hazreti Abbas Fırat üzerine bayrak açmıştır

Şehidler efendisi o kolları kesilen Abbas ağlar

 

İmam Zeynelâbidin boynuna ölüm acısı şalını sarmıştır

Esirler ile birlikte Şam’a giden Hüseyin oğlu ağlar

 

İmam Cafer-i Sadık giymiştir siyah elbise

Cafer-i sadık ile oğlu Musa-ı Kâzım ağlar

 

Her zaman cenaze yerinde ya Ali söylerler

KUMRU ağlar gönül ağlar bahar ağlar

 

Raviler şöyle söylerler ki hazreti Ali kan ile boyanınca yer ve gök zelzeleye depreme uğrar gibi titrediler. Yeryüzünde insan, gökyüzünde melek gözyaşı döküp ağlarlar, yavruları duyunca geldiler, dizlerini kırıp ah vah içinde kaldılar.

*

Cebrail Kufe’ye kavga sesiyle gitti

Şanssız ve çaresiz ümmü Gülsüm işitti

 

Başını açmıştır gözü yaşlı dökmüştür kan

Gelip ne gördü ağlıyor Hüseyin ile Hasan

 

Dedi ayağa kalk bacım yeri açalım

Babamız gelir Zeynep Tez hazırlık yapalım

*

Başında ay parçası gibi kılıç yarası gelir

Bana söylemişti gidince yaralanıp gelir

 

Su hazırla yuyalım şanssız, çaresiz bacım

Kızıp kana boyanmıştır kanlı elbisesi gelir

 

Yerini hazırlayalım gelip biraz rahat edip yatsın

Bize misafirdir bu gün sevenlerin efendisi gelir

 

Yarasını bağlamak için kara mendiller getir

Gelince incinmesin dertli kederli gelir

 

Gelip gördüler ortalık alt üst olmuştur

Gördüler ki o Ali’yel Murtaza al kan olmuştur

 

Kuru yerin üzerine düşmüştür topraklar belenmiş

Yaradan çok kan akmıştır Ali’yel Murtaza bayılmış

 

İmam evlatları ah vah ile kalblerini dağladılar

Kimi ayağını öpüp kimi kucakladılar

 

Özgürlük bülbülleri çok çok ağladılar

Ermişler efendisi ayıldı gördü ki evlatları ağlarlar

 

Gençlerini kanlı göğsü üzerine almıştır

Hüseyin kulağına yavaşça seslemiştir

 

Yaralı canım yandı canım evladım nerde

Tatlı can elden gidiyor kalbimin sultanı nerde

 

Kan dolan gözümde hasret ile hayali vardır

Kalbimin neşesi vefalı Hüseyin’im nerde

*

Bu sözler söylenirken insanlar bir gencin geldiğini gördüler Ya Ali! Dedikçe kalbinden nefes yerine ateş çıkıyordu, elinde kılıç ile gelip babası Ali’nin üzerine kapandı, bu gelen Kerbelâ’da kolları kökünden kesilen Abbas idi, Allah’ın aslanı hazreti Ali yaralı haliyle onun böyle sızlayarak geldiğini görünce, gözlerini açtı kan dalgaları arasında oğlu Abbas’ın yüzünü kanlı görünce oğlu Abbas’a seslendi;

*

Görünce Ali sesledi ey gayretli oğlum

Kötü günümde bana yardımcı ve dost olan oğlum

 

Yıktılar, kapıda benim kanımı akıttılar

Bana yardım et ey benim kahraman oğlum

 

Vefana baban Ali’yel Murtaza kurban olsun

İki gözümün ışığı ey Ay parçası oğlum

 

Cinlerin ve İnsanların önderi her iki kolunu açmıştır

O kanlı göğsüne oğlu Abbas’ı basmıştır.

*

Yaralı baba ile talihsiz oğul kuzular gibi meleşip ağlaşırken etrafta sanki kıyamet koptu. Bir de baktılar ki Mülcem oğlu Abdurrahman’ı hazreti Ali’nin katilini hazreti Ali’yi sevenler yakalayıp getirmişler. Allah’ın aslanı hazreti Ali katili Abdurrahman’ı görünce hiçbir şey söylemedi. Mülcem oğlu Abdurrahman’ı cehenneme göndermek için ellerinde kılıç bekleyen dostlarına dedi ki; “Şimdi bu melunu götürüp zindana atınız, ellerine zincir vurmayınız serbest bırakınız, bana her ne yemek verir iseniz ona da o yemekten veriniz, ben ölürsem kısada kısas yapar öldürürsünüz, şimdilik dokunmayınız dinimizin emri budur” Sonra imam Ali hazretleri buyurdu ki “Beni evime götürün Zeyenp yolumu bekler” Ev halkı imamı gözyaşları içinde eve götürdüler.

*

Bakıp ne gördüler ki o LAFETA sultanı geldi

Boyanmıştır gülyüzü kana Ali’yel Murtaza geldi

 

Eş dost başına toplanıp ah vah çekip

Yüzlere tırnak vurup yaka yırtıp yaş döküp

 

Der idi kızı Zeynep ey sultanlar sultanı babam

Senden sonra dünyada benim çok zor olur kalmam

 

Kimi siler idi yüzünden akan kanını

Kimi de açar idi siyah telli amber saçlarını

 

Geldi imam-ı Hasan zira bir kâse süt getirdi

Aynı zamanda sundu yaralı babasına yetirdi

 

Yarısını o şah içtikten sonra buyurdu ya Hasan

Götür Mülcem oğluna ver yarısını da sen

 

Kendi katiline rahm eden Kevser havuzu sultanı

Nerede kaldı Hüseyin’in ciğeri susuz olunca canı

 

Kerbelâ’nın çölünde o kalbi hasta olan imamın

Şimir kalbi üzerine tekme ile çıkınca imamın

 

İmam der idi rahm ediniz ey Kufe halkı ölürüm

Gelin bir damla su verin bana ölürüm

 

Ramazan ayının yirmi birinci günü zamanın imamı

Bir özge duruma düştü rengi değişti yandı canı

 

O zehirli kılıcın eseri ve etkisi belli oldu

İmam evlatlarının hepsini huzuruna sesledi aldı

 

Veda etti ev halkına, dostlarına ve evlatlarına

Çoğunlukla birbirine ısmarladı dostlarını, evlatlarına

 

İmamlık rutbesini Hasan-ı Müçtebaya teslim etti

Sonra dönüp Kerbelâ’nın Hüseyin’ine baktı

 

O âlemlerin şahı ve sultanı Hüseyin’i yanına aldı

Gel ey kızım diyerek kızı Zeyneb’i sesledi çağırdı

 

Bazen Hüseyin’i kucaklardı bazen de Zeyneb’i

Der idi kızı Gülsüm’e ne var ise isteği

 

Onlara bakınca çok sabırsızca ağlardı

O imamın ağıtı insanları cinleri dağlardı

 

Derdi sizlerden ayrılıyorum ey azizlerim

Hakkınızı helâl edin vakit doldu ahirete giderim

 

Aniden gördü ki Allah’ın güçlü aslanı

Çekilmiştir bir köşeye Kerbelanın bayrakları

 

Yetimler gibi bir köşede ah ile vah çeker

Bahar bulutu gibi ağlar gözlerinden yaş döker

 

Ağlama ey kahraman oğlum gel kollarını sar

Kaderinde senin kollarının kesilmesi var

 

Kerbela çöllerinde evlatlarıma sensin su veren

Kahraman ve de gayretli oğlumu istiyorum ki görem

 

Bu sözleri söyleyip yanına sesledi oğlu Abbas’ı

Can gibi kucakladı bastı bağrına o şehitlerin hası

 

Mübarek ellerini acıma duygusu ile başına çekmiştir

Hüseyin’inin elini Abbas’ın eline vermiştir.

 

DEDİ:

Bu çölde bela seli taşınca oğlum

Kerbelâ çölü kan ile dolunca oğlum

 

Hüseyin’imin dostlarının hepsi dağılınca

O’nun derdine ilaç bulunmayınca oğlum

 

Annesi Ali Ekbere kefen biçince

Kasım eline Kan ile kına yakınca oğlum

 

Gerek ilk öne senin kollarını kessinler

Kolların kan ile boyanınca oğlum

 

Allah’ın aslanı vasiyetini tamam söyledi

Yüzünü kıbleye çevirerek dua eyledi

 

Deyip şehadeti enla ilâhe illallah,

Muhammed peygamberimdir, Ali veliyullah

 

Dil ile Allah’ın yalnızlığı kelimesini okumuş

Düşüverdi kolları gülyüzü sararmış solmuş

 

Şehadetini söyleyerek ecel şerbetini içti

Gözyaşları içinde bayılarak yere düştü

 

O’nun üzüntüsü ile dostlarının beli büküldü

Özellikle dertli KUMRU yas tutar oldu

 

İMAM HASAN MÜÇTEBANIN VEFATI

Canlar yakıcı tarihlerin yazarı

Şifreli yüce okulların öğretmeni

 

Allah’ın aslanının vefatından bir yıl sonrasına

Ancak bir yıl ömür verilmiş İmam Hasan’a

 

Bir ömür zarfında çok zulüm gördü imam

O’nun günleri sefasız oldu her zaman

*

Bazen dağıtmıştır onun mallarını dostları:

 

Bazen buruldu o imamın ayağına baston yarası

Bazen de doğranmıştır kılıç ile azası

 

O güzel imam çok bela çekip sabır ile oldu Halil

Hiçbir imam onun gibi olmamıştır zelil

 

O manevi lidere keskin zehir verildi iki defa

Peygamberin kabrine gidip orda bulmuştur şifa

 

Üçüncü kez haber gönderdi Süfyan oğlu Muaviye

Mervan elde etti Cudeyi bin bir hile ile

 

Aracılıkla Mervan vaad etti bin âdet dînar

Elmas zehiri ile sütü verdi bir miktar

 

Batış işi işlemek için Esma karar verdi

İslam dininin önderi imam Hasan’a içire zehiri

 

O kötü düşünceli, kötü tabiatlı, bu karar ile bu maksat

Yirmi sekiz kez buldu imam Hasan’a fırsat

 

Cumanın gecesinden geçmiş idi bir zaman

Kalktı yerinden o Esma adlı zalim hemen

 

Ahreti bırakıp mal ve devlete uydu

Elinde zehir imamın sarayına yüz koydu

 

Yakmışlardı çünkü imamın sarayının lambasını

Çok ihtiyat ile yavaş şekilde atar idi ayağını

*

Döşek üzre gördü; insanların şahı yatıyor

Güzellik bahçesinde güllerin gülü o imam yatıyor

 

Bakıp gördü o gönül lambasının yüzünü tanıdı

Elma gibi kızarmış al yanaklar yatıyor

 

Yüzünden bir miktar nur yükselmiş idi gökyüzüne

Sanki melek kıyafetli nurların nuru yatıyor

 

Gözleri görmüyor gibi uyku ile kapanmıştır

Gözleri kapalı ancak gerçekte gözü açık yatıyor

 

Dört etrafına ay yıldızlar toplanmıştır

Baştan başa Allah’ın dostu naz ile yatıyor

 

Huriye benzer kız kardeşlerini ayak üzre koymuştur

Şanssız Zeynep’in gözü kan yaş ile dolmuş yatıyor

 

Cennet Hûrileri gibi duru vermiştir yanına

Yanında Abbas gibi bir bayraktar yatıyor

 

Bir kenara çekilmiştir Kasım ile Abdullah

O iki İmam evladı kol boyun olmuş üzüntüyle yatıyor

 

Her zaman her nefesi ah vah sesiyle feryat ediyor

Onun yanında bile dostu KUMRU yatıyor

*

O, mel’un kadın imamın uyku âleminde olduğunu görünce yavaş yavaş yaklaştı. İmam Hasan’ın baş ucunda bir testi var idi, testinin ağzını bir tülbent ile iyice bağlamıştı, melun kadın yavaş yavaş yaklaştı, yanında getirdiği zehri tülbente döktü, zehrin bir damlası yere düşünce taşı fıkır fıkır kaynattı, düştüğü yerden bir duman çıktı ve o taşta kocaman bir delik açıldı, böylesine çok etkileyici bir zehir idi.

Bir zaman geçtikten sonra İmamı Hasan uykudan katlı ki dili damağı birbirine yapışmıştır, su istiyor, gözlerini bile açmadan ellerini uzatıp testiyi yokladı, tülbenti testinin ağzında bağlı görünce bardağı aldı, su doldurup içti. Boğazından bir avuç sanki ateş geçti, damarlarına bir yangın yayıldı, İmam Hasan-ı Müçteba yürekten ah çekti, yer ve gök seslenip titredi. İmam bu durumda baktı ki ev halkı yanında habersizce yatıyorlar, Zeynebin hiçbir şeyden haberi yok.

Yavaş bir şekilde onları uyandırmak istedi, bir taraftan zehrin etkisi ile kuşlar gibi sesleniyor, bir taraftan da şöyle söylüyordu:

*

Ey annem Zehra’nın hatırası bacım Zeynep uyan

Kardeşin Hasan’ın canısın, cimsisi, çaresiz Zeynep uyan

 

Gitti elden kardeşin ey yedi kardeş bacısı

Düşmüştür bir derde ki ilacı yoktur. Zeynebim uyan

*

Zeynep uykudan uyanmadı. İmam Hasan kız kardeşi Ümmü Gülsüm’e seslendi:

*

Yatma çok naz ile ey dert sahibi uyan

Felek başına zulm ile kül döktü uyan

 

Zehirin acısı ile canım yakıldı rahat yatma ey bacım

Kalk tedavi et ben çaresiz ve perişanım uyan

*

Gülsüm de derin uykudan uyanamayınca yaralı canı kuş gibi çırpınan imam-ı Hasan bu sefer de oğlu Kasım’ı sesledi:

*

Kalk baban gitti elinden ey ev harabe uyan

Canım cismim dert ortağım Kasım uyan

 

Benim durumuma bak ey şanssız ve hasretli oğlum

Kalk ki yetim oldun daha yetimliğine ilaç yoktur uyan

*

Kasımdan da ses gelmeyince, İmam Hasan kızkardeşi Zeynep’e seslendi:

*

Ey bela oklarına hedef olan Zeyneb’im uyan

Kardeşin ateşte kaldı yardım et ey Zeynebim uyan

 

Doğrandı zehir ile ciğerim parçalandı bacım

Kalk çabukça bana çare kıl Zeynebim uyan

 

Zeyneb’de ses ve seda olmayınca imam devam etti:

Ey gözyaşları çeşme gibi akan Zeynep

Ciğeri kan, gözü yaş, beli bükük Zeynep

Yatma bir dakika uyan ey gül bahçesinin vefalı gülü bacı

Bu zulüm zehri canımı aldı aman yardım et bacı

*

Ben öldükten sonra ağlayarak açma başını

Ağıt yapıp ırmak gibi dökme gözyaşını

Can veriyor şimdi helal et Hasan kardeşini

Az bir zaman sana misafir kalacaktır Zeynep

*

Ey halkıma söyle ki hepsi tutsun yasımı

Ediyorum yüce Allah ile can kavgasını

Sesleyin bana uzun kollu güçlü Abbas’ımı

İnsanlara bir ah ile tufan salarsın Zeynep

*

O gözü yaşlı Hüseyin amanettir sana

Boyanınca onun yardımcıları al kana

Kendi eliyle yavrusunu gönderince meydana

Kerbela’da ona analık esesin ey Zeynep

*

Kasımın elinden tut ben gayret ile ölmüşüm

Kasımı mı o Hüseyin’e kurban et vermişim

Zulüm zehri ile ciğerim yakılıp kavrulmuşum

O halleri görüp ciğeri kebap olan ey Zeynep

*

Kıyamete kadar durumuma üzülecek muhiplerim

Artık benim zamanım kısaldı ben giderim

KUMRU’yum her dem gönülden yaş dökerim

Sinesi yaralı kalbi kederli benim ey Zeynep

*

Bir başka diller ile seslenir idi Ümmü Gülsüme:

 

Kalk ayağa bana yardım et ey çaresiz Gülsüm

Annem gibi bana yakın ve dost olan Gülsüm

 

Zulüm zehiri ile yakıl ateş tuttu ciğerim

Aziz annemin yetimi ciğerim kan oldu Gülsüm

 

Ateşten kavruluyorum söyleyemez oldu dilim

Bu zehirli bedende can kalmamıştır Gülsüm

*

Gülsüm ile Zeynep uyandılar, ah vah sesleri ile kollarını açıp, imamı kucakladılar, gözlerinin yaşı yeri suladı, sesleri göklere ulaştı.

Hasan-ı Müçteba oğlu Kasım ile Abdullah’ı bir daha görmek istedi, Abdullah ile Kasım’da uykudan kalkıp geldiler.

Orta yerde imam çırpınıp tırnakları ile yerleri kazırdı, babalarının durumuna bakıp, iki yavrunun ikisi de acı tırnakları ile tatlı yüzlerini yırtarak ağlaştılar, imam Hasan gencecik oğullarına bakınca ciğeri yakıldı, onları yaralı kucağına basıp kokladı. Hüseyinimi de yanıma sesleyiniz dedi.

Baş açık, ayak yalın Hüseyin’e haber vermeğe gitti, Hüseyin derin uykulardı.

Söylediler:

*

Evimiz yıkıldı ayağa kalk dur amca

Ah vah seslerimiz göklere yüceldi ey amca

 

İki çocuk gece yarısında geldik kapına

Mümkün değil senden başkasına varalım ey amca

 

Elimiz tutamaz olup, gönül ve kalbimiz bitti

İlaç yoktur kesilmiştir tamamen çaremiz ey amca

*

Hazreti Hüseyin yerinden fırlayıp kanlı yaşlar dökerek can kardeşinin yanına geldi, gördü ki iki gözü kardeşi yeri göğü tırmalıyor, boynuna sarıldı, bir zaman ağlaştılar.

İmam Hasan Esma’yı da yanına sesledi, ona söyledi:

*

İnsanlar ile cinlerin sultanı sana ne yapmıştı ey Esma

Sen ömrümün baharını böyle perişan ettin ey Esma

 

Niçin zehir verip parçaladın ciğerlerimi

Dünyada zulm ile ciğerlerimi perişan ettin ey Esma

 

Sana muhabbetimin olması için mi bunu bana yaptın

İyiliğin sonu kötülükmüş dedikleri doğru imiş ey Esma

 

Ne hayırsız ve utanmazsın zulm edip uydun Şeytana

Gözümün yaşını zulm ile akıttın ey Esma

 

Bana elmas tozunu içirmişsin ben ölüyorum

Daha sağ kalmak için hiçbir ihtimal yoktur ey Esma

 

Sebep ne idi ki evladımı yetim ettin

Gencecik Kasım oğlumun eli koyununda kaldı ey Esma

 

Annem Fatıma yakanı tutacaktır kıyamet günü

Der niçin belimi büktün yuvamı yıktın ey Esma

 

Yanımda durma daha git yüzün kara olsun

Mervan sana verdiği vaitlere uymaz bil ey Esma

*

Zalim Esma, bu sözleri duyunca pişman olup yüzü karardı, ama iş işten geçmişti.

İmam Hasan o’nu kovdu “Git Mervan’ın sarayına, bir daha seni gözüm görmesin, Abbas senin bu hıyanetini bilse seni hemen öldürür” dedi.

Sonra kardeş Hüseyin’e dönüp bu kadına dokunmayınız Allah o’nun cezasını yakın zamanda verecektir buyurdu.

*

Bu sözlerden sonra imam Hasan’ın gül yüzü bozuldu

Zümrüt gibi beyaz rengi kararıp yeşil oldu

 

Çağırdı Zeyneb’i ey yavrum gel dedi bacı

Yardım et kardeşte senin, yetimleri de senin ey bacı

 

Bakıp bakıp Hüseyin’e gözlerinden döktü kan yaş

Buyurdu ey Hüseyin sen oğlum Kasım’a baba ol Kardaş

 

Oğlum Kasım’a kızını ver onu Kerbelada damad eyle

Ben de çıkar gelirim derim mübarek ola

 

Bu şart ile ki o düğünün beyaz kınası kan olsun

Cehizi gözyaşı, mihri bağışlanmış can olsun

 

Kasım senin uğrunda şehid eyleye canını

Esirlikte görsünler zincirdir gelinimin gerdanlığı

 

Bu işe ikisi de razı olup ağlaştılar

Ah vah sesleri ile yeri göğü dağladılar

 

Böylece vasiyetini etmiştir imam Hasan

Tüm evlatları, yakınları ile vedalaştı Hasan

 

İkinci İmam Hasan üçüncü İmam Hüseyin’inin tuttu elini

Teslim etti hemen o dem imamlık rütbesini

 

Hüseyin’in elini tutup sıktı o güzel İmamı Celil

Vakit dolunca geldi can almak için Azrail

 

Muhabbet şerbetini içip Azrail’den almıştır

Ağlar KUMRU gibi nefesten kesilmiştir

*

ŞEHİTLERİN EFENDİSİ HAZRETİ HÜSEYİN’İN MEDİNE ŞEHRİNİ TERK ETMESİ

*

O efendiler efendisi hicret etti Medine’de

Zulüm ile vahşet ortaya çıktı Medine’de

 

Bazen gelip kırdılar Ahmed’in dişlerini

Bazen Hamza’nın ölüm günü oldu Medine’de

 

Peygamberin evi ateş zulmü ile yakıldı

O gün büyük kıyamet koptu Medine’de

 

Fatıma’nın kaburgaları, kırıldı kemikleri

Muhsin sakat olup Zehra ağladı Medine’de

 

Hazreti Ali kolları bağlandı zulm ile

İmamların yaşamalarına fırsat verilmedi Medine’de

 

İmam Hasan’ın ciğeri zehir ile doğrandı

Düşmanlar imam Hasan’ın tabutunu okladılar Medine’de

 

Sonunda imam Hüseyin’i bela vatandan uzak kıldı

İmam Hüseyin’in daha kalmaya fırsatı yok Medine’de

*

Tam bu sırada Şam valisi Muaviye Allah’ın ona laneti olsun öldü.

Muaviye’nin yerine oğlu Yezit hükümet koltuğuna oturdu. Asıl kötülük ve fenalık bunun zamanında çoğalmaya başladı.

Zamanın imamı hazreti Hüseyin’in öldürülmesi için bir konsey meclisi kuruldu, Velid’e şöyle mektup yazıldı ki: “Ben bugün babam Muaviye’nin koltuğuna oturmuşum, eğer şu dört kişi bana biat etmez olurlarsa, saltanatım sağlam olmayacak, bunlar “İbni Ebu Bekir, İbni Ömer, İbni Zübeyr ve Ali oğlu Hüseyin” mektubum sana ulaşınca hemen bu dört kişiden ne yapıp yapıp biat almalısın, özellikle Ali ve Fatıma oğlu Hüseyin’e aman vermeyesn.” Bu mektup Velid’e ulaşınca bu dört kişiyi huzuruna sesletti.

Velid’in kölesi gelince İmam Hüseyin kardeşi Abbas’a dönüp söyledi:

*

Ey ünlü yüce kişi vefalı kardeşim

Allah’ın aslanı Ali’nin ünü ile ünlenen kardeşim

 

Canım elim kalbim ve de yardımcımsın

Ali evlatlarının bayraktarısın kardeşim

 

Senin o Tuba’ya benzer canına kurban

Ünlü Abbas bayraktarsın kardeşim

 

Abbas imam Hüseyin’in huzuruna vardı

O ünlü Abbas edeb ile Hüseyin’e arzetti

*

Canım sana fedadır ey iyilerin sultanı kardeşim

Muhammed-el Mustafa’nın iki göz nuru kardeşim

 

Nolmuş sana sanki Ay gibi yalnızca tutulmuşsun

Söyle bileyim derdin nedir kederin nedir kardeşim

*

O güzeller güzeli imam bu sözü duyunca

Döndü mübarek yüzünü Celal ile o zalim Mervan’a

 

Buyurdu kimin cesareti vardır ey zinadan olan

Bana zulüm elini gelsin açsın bu dünyada

 

Fani dünyayı eğer istersem fena ederim

Başka türlü yine dünyayı gülbahçesi ederim

 

Beni küçümseme ki çok şanım şöhretim var

Yanımda Ekber ve Abbas gibi sığınağım var

 

İşitti bu sözü Abbas, ey Hüseyin canım sana feda

Çağırdı sesi yükseldi dedi selam olsun sana

 

Gül yüzlü yeni gençler, ellerinde çıplak kılıç

Etrafında sevenleri, ellerinde çıplak kılıç

 

Bileklerini sıvayıp, geliyordu Abbas

Abbas’ın etrafında, tüm insanlar bütün nas

 

Gören derdi acaba Allah’ın kudretinden mi bu

Geliyor Hayber Kalesini yıkmaya, acaba Ali midir bu

 

Ey Hüseyin eğer seni incitirlerse toplumda

Vallahi bil ki ev yıkarım, ev bırakır mıyım Medine’de

 

O anda gördü ah vah sesiyle sesledi yarab

Geliyor bastonuyla kadınların hayırlısı Ali kızı Zeynep

 

Edeb ile iki oğlu bir sağında öteki solunda

Gül gibi rengi solmuş, kan yoktur dudağında

 

Kalbi kederli İmam bu tarafa baktı ne gördü

Kız kardeşi Ümmü gülsüm, bir başka süs ile geldi

 

Sonunda sultanlar sultanı dinin önderi Necef’in Şahı

Otuz kişi ile gitmiştir Velid’in evine tarafı

 

Durmuşturlar ev kenarında, Ensar soyundan olanlar

Haydar-ı Kerrar’ın oğlu Hüseyin saraya vardılar

 

İmam Hüseyin dedi kardeşi Abbas’a hemen

Beklemek için kalmadı burulurdu zaman

 

Beni Velid kendi huzuruna etmiştir davet

Yezid’in saltanatını kabullenmek, zulmünün yücelmesidir elbet

 

Bekleme hayli Haşim oğullarına et haber

Aslanlarım benim ile yanımda gelsin beraber

 

Önce yanıma komutanım Müslimi getir

Muhammede benzeyen Ekberimi getir

 

Haber et imam Hasan’ın yetimlerine

Ün ve fazilet sahibi vefalı Cafer’imi getir

 

O meclislerde beni gözü yaşlı bırakmayınız

Bana yardım ediniz, kederli üzüntülü bırakmayınız

 

Allah’ın dostuyum yeryüzünün sultanıyım

Düşman meclisinde beni zelil ve perişan bırakmayınız

 

Abbas kardeşi Hüseyin’e dedi seni hiç perişan bırakır mıyım

Dostsuz yardımsız hiç seni yalnız bırakır mıyım

*

Bilmelisin ki yezit hayal kurmuştur boş ve yersiz

İmam oğlu imam asla Yezid’e biat etmez

 

Bu biat üzerine gerek su gibi aksın kanlar

Kıyamete kadar olsun Kerbelâ ziyaretgâh

 

O susuzların şahı gitmek için kalktı ayağa

Mervan dedi ey Velid sakın O’nu bırakma

 

Hüseyin’in dışarı çıkmasına izin verme ey Velid

Eğer çıkar giderse daha gelmez ey Velid

 

O yalnızken bu oda gizlidir duralım

O Hicaz sultanından hemen biat alalım

 

Velid İmam Hüseyni sesledi kinini saçtı

Mecliste getirdiği teklifi az az açtı

 

Sana feda olayım ey Muhammed’in hatırası

Ölmüştür artık Süfyanoğlu Şam valisi

 

Halifelik hususunda Yezin’in hükmü geçer

Bana mektup yazmıştır emreder üçer beşer

 

Senin huzurunda ey Mustafa oğlu mecburum

Bugün bu mektubu arzetmeğe mecburum

 

Şam’dan bir zulm ile bir yazı yazarlar ey Hüseyin

Emir’in başlangıcında vaveyla yazarlar ey Hüseyin

 

O mektubun içeriğini anlatmıştır Velid

Hazreti imam Hüseyin’in kalbini üzdü Velid

 

Fitne çıkmaması için Yezid’e biat et dedi

Dökülmesin kan, sulanmasın eski tarla dedi

 

O zamanın İmamı peygamberin oğlu buyurdu

Benim Yezid’e biat etmem gayet zor oldu

 

Dostlar saraya girince Velid kaldı arada

Pek çok kan çıkacak imam Hüseyin bıraksa orada

 

Teker teker tutmuştur yiğitlerinin ellerinden

Kılıç kullanmaktan vazgeçirdi ve hem niyetlerinden

 

Peygamberin oğlu ve sultanlar sultanı

Velid’in evinden çıkıp attı ayağını dışarı

 

O Müslüman ümmetinin efendisi düştü bu fikre

Medine’den Mekke’ye hemen hicret eyleye

 

Dinin önderi ah vah sesi ile kendi evine gelmiştir

O gece hemen peygamberin ziyaretçisi olmuştur

 

Hazreti peygamberin kabrine ulaşınca o imam

Güya bu dil ile ceddine eder idi selam

 

Selam olsun sana ey ümmetimin sığınağı bana

Hicazın efendisi Medine’nin Şahı ve sultanı baba

 

Helal et hakkını bana senden hasret ayrılıyorum

Bu Müslümanlardan kalbimde şikâyetle ayrılıyorum

 

Başımı sokarlar yüz bin belaya ey Allah elçisi

Millet vatan ve ilden yoksun ayrılıyorum

 

Beni ümmetine emanet ettin ey iyilerin sultanı

Senin Hüseyin’ine iyi hürmet ettiler ayrılıyorum

 

Dünyada kabrin üzerine gece gündüz asla bırakmadılar

Gelip bir tek ziyaret edemedim kabrine ayrılıyorum

 

Beni bağışla daha elim ulaşmaz kabrine geleyim

Kabrine yaptığım bu ziyaret sondur ayrılıyorum

*

O imam bu sözleri şiddetli ağlayarak söyledi

O’nun mübarek gözleri yaş ile doldu çağladı

 

Uykusunda ceddi peygamber Mustafa’yı gördü

Gözlerinde yaş varken başının üzerinde belirdi

*

Buyurdu ağlama ey gözü yaşlı oğlum

Başına musibet gelecektir ey kalbi yaralı oğlum

 

Bekleme Kerbela yolcuğunun hazırlığını yap

Gerektir Irak’a göç eyle kahraman oğlum

 

Uykudan kalk ki göç etmemin günleri yaklaştı

Mariye gül bahçeli manzara olmuştur ey oğlum

 

Şimir ellerinde kılıç yollarını gözetler

Katil’ini bu kadar bekletme ey oğlum

 

Kolları kesilmek için kardeşin Abbas ile beraber

Yaralı vücud Fırat üstüne düşer ey oğlum

 

Vücudunda kılıç yarası göğsünde ok var

Başını susuz keserler bilesin ey güzel oğlum

 

Vücudun üç gece çıplak kuru yer üzre kalır

Vücudun garip ülkede gusülsüz ve mezarsız olur ey oğlum

 

Gerektir göğsünün yaralı üstüne atlar sürsünler

Seni kanlar içinde kana boyarlar ey oğlum

 

Yüceldesin Peygamberler arasında başımı

Şehadetin ile ben kıvanç duyarım ey oğlum

 

Dökülen kanlarının karşılığında kıyamet günü gerek

Şefaat sahibi şefaat veren olasın ey oğlum

 

Kam ve keder dolu gözlerini imam açmıştır uykudan

O temiz ziyaret yerini terk etti şehid imam

*

Hazreti İmam Hüseyin ceddi peygamberin mezarından ayrılıp evine geldi, odasına çekilip fikir ve düşünce denizine daldı, hem dua etti, hem ağladı: Ya Rabbim! dedi; Benim başımı belalardan ne zaman uzak edip kurtaracaksın? Ne zaman Ehl-i Beyt’in yüzü gülecek? Zalimin cezasını ne zaman vereceksin? Daha sonra kız kardeşi Zeynebi yanına sesleyip; “Benim iki gözüm bacım, bize yine yolculuk yapmak maslahatı ilahi olduğundan, yolculuk hazırlığını yap. Bu yolculuk hiçbir yolculuğa benzemez, yolumuz kan ile gözyaşı gözüküyor, bana Zehra annemin kendi elleri ile diktiği gömleği getir bir de kefen getir.”

Zeynep bu sözleri duyunca ağlayıp: “İki gözüm kardeşim, yolculuğa çıkan insan için niçin kefen lazım olsun?” dedi.

Hazreti İmam Hüseyin Zeynebi teselli edip kardeşi Abbası yanına sesledi, yol hazırlığı yapılmasını emretti. Ali Ekber Medine şehrinin içine çıkıp her tarafı dolaşarak halka şöyle seslendi:

*

Bizim ile dert ortağı olan herkes gelsin

Kerbela yolculuğuna yolcu olan herkes gelsin

 

Yolculuk hazırlığını tamamlayınız kafile gidiyor

Güzel bahar gül bahçesi olmuş kerbelaya gidiyor

 

Her kim ki cennet sevdası var işte kerbelâ

Görsün ki ne kadar güzeldir deşti kerbelâ

 

Gökten iner o çöle dalga dalga nur

Parlamaktadır çölünün manzarası kerbelâ

 

Gönüllerinde arzuları olanlar durmasınlar

Hazırlanarak hazır olsunlar yolculuğa kerbelâ

 

Her kim ki Muhammed’in sevgisi onda var

Bizim ile yolcu olsun çölüne kerbelâ

 

Hüseyin aşkı ile sabah akşam ağlayın

Daima dostun KUMRU Kerbelâ söyleyip ağlaşın

 

Medine halkı bu çağrıyı duyunca grup grup yol hazırlığına koyuldular, üç yüz deve ile hazırlıklar yapıldı, büyük ve küçük bütün Medine halkı imam Hüseyin’in evine toplandılar, gençlerin hepsi de hazırlanmışlardı.

*

O anda gördüler ki çekilin diye bir ses geliyor

Necef şahının, sultanının hatunu geliyor

 

Denildi ki yol açınız ey gönül dostları

Kerbela çölünün su getireni Abbas’ın annesi geliyor

 

Gördüler ki gelmiştir kafile’ye Ümmül Benin

Kerbelâ bayraklarının yapıştı elini tutuyor

 

Götürdü o güzeller güzeli imamın huzuruna

Durup edep ile şöyle arzetti imama

 

Feda olayım sana ey yeryüzünün efendisi

Ali Ekber oğluna yardımcı verdim oğlum Abbası

 

Ey gök ve yerin imamı eğer kabul eder isen

Ben sana hizmetçi, oğlum oğluna hizmet etsin

 

Sultanlar sultanı imam Hüseyin buyurdu ey anne

Bu kadar verme oğlun Hüseyin’e hacalet gene

 

Ki sen annemsin oğlun ise bana yardımcıdır

Vefalı kardeşim Abbas, benim ciğerim, canımdır

 

Bu sohbet tamam olunca gördüler dostlar

Yüceldi insanlar arasından başka bir ses başlar

 

Bütün dostlar bakıp gördüler o zaman

O Cafer-i Tayyar oğlu Abdullah’tır gelen hemen

 

Yanında ise iki gencecik gül yüzlü gençler geliyor

Ağlayarak ey Muhammed’in Ehl-i Beyt’i diyor

 

Benim kendim yaşlı olduğum için yolculuğum kaldı

Benim yetime kabul et bu gözlerimin nurlarını

 

Ey insanların sultanı senin ile gitmeğe yoktur kudretim

İki kuzu bir koça bedeldir kabul et niyetim

 

Kerbelâ toprağında ey iki dünyanın imamı

Gerek bunlar senin yolunda verdim kurbanı

 

O zamanda emir buyurdu imamların imamı

Ehl-i Beyt gelip binsinler develerine tam zamanı

 

Ehl-i Beyt kapısından yüceldi aniden bir ses hep

Geliyor Allah’ın aslanı Ali’yel Murtaza kızı Zeynep

 

Kenara çekilin Allah nurunun parçası geliyor

Güzellik merkezinin özü pek kıymetlisi geliyor

 

İnsanların hepsi genç ve ihtiyar kenara çekildi

Fatıma’nın o göz nuru Zeynep apaçık bilindi

 

Haremin kapısından çıkmış bin naz ile ve edeb

Hüseyin’in kız kardeşi Fatıma’nın kızı Zeynep

 

Hizmetçiler dizilmiştir hem solunda hem sağında

Kardeşleri aslanlar gibi yalnız geliyor idi yanında

 

Haşimi kadınları almışlardır Zeynep’i aralarına

Kasım ile Ekber girmişlerdir Zeynep’in koltuğuna

 

O iki dünyanın da hatunu böyle hürmet ile

Yapılmış koltuk önüne çekildi has altın ile

 

İnsanların en şereflisi Ali’nin kızı bakınca koltuğa

Omuz verir idi Abbas ayağının altına

 

Buyur hürmet ile bu koltuğa söyle Bismillah

Gerektir Irak’a gitsin bu Abbas Bismillah

*

Hazreti Hüseyin’in kervanı “Kafilesi” Bismillah ile yola çıktı.

Medine’den kenara çıkınca herkesin gönlüne bir şüphe düşüp, son bir kez daha dönüp anne ve baba diyarına merak edercesine baktılar. Medine’de kiminin annesi, kiminin ise baba babası vardı, kiminin çocukları eşi dostu yatar idi. İmam Hüseyin atasının ve dedelerinin mezarları üzerine gökten bir nur inmiş idi, İmam ve Ehl-i Beyti hasret ile bakıp ağladılar, ayrılık ateşi ile ciğerlerini dağladılar. Kuzular gibi meleyerek gözyaşları içinde vatandan ayrıldılar. Mekke’ye gelip oturdular, Mekke’de az bir zaman geçtikten sonra İmam Hüseyin’e Kufe şehrinden bir mektup geldi, mektubu oniki bin dost imza etmiş idi, İmam Hüseyin’i Kufe şehrine davet ediyorlar idi. İmam Hüseyin bu haberi alınca söyledi:

*

Hayret ki felek salmıştır zulüm tuzağına beni

Vaveyla derdinin üzüntüsü perişan etmiş beni

 

Vatandan ayrıp zulm ile hasret koydu

Muhammed’in kızı Fatıma’nın mezarına beni

 

Medine’de kızım Fatıma annesiz kaldı

O derde ortağım utandırdı beni

 

Eşimi ve çocuklarımı ciğeri dağlı çöllere saldı

Yakındır ki ulaştırsın fani dünyaya beni

 

Şimdi de Kufe şehrinden bana geliyor mektuplar

Ulaştırmak istiyor o vefasız millete beni

 

Gideyim yoktur çare gitmesem ilaç yol

O millet kendi aralarına almak isterler beni

 

Evde oturmak ile belki kan dökülür

Ya da tutup en zalim insanlara verirler beni

 

Yaklaşıyor ceddim Muhammed’in haber verdiği günler

Zulm ile çekerler Kerbela çölüne beni

 

İlk önce Kufe’ye bir yardımcım gerek gitsin

Onun ayrılığı salsın ilaçsız derde beni

*

Hazreti imam Hüseyin, Müslim’i Kufe şehrine oranın durumunu öğrenmek için haberci göndermeğe karar verdi, dostlar toplanınca imam buyurdu:

*

Söyle o kimsesiz Müslim gül yüzlüm, gelsin

Ukayl’ın iki göz nuru bebeği gelsin

 

Amcamoğlu yardımcım ilk şehidimdir

Benim için kolları bağlanan Müslim gelsin

 

Kabir kenarına kan dopdolu olunca

Ehl-i Beyt’in şehidi ve de efendisi gelsin

 

Arzusuna ulaşmayan Ali Ekber elini başına koydu

Müslim’in huzuruna varıp edep ile selam verdi

 

Hüseyin’in buyruğu budur ey göz nuru amcamoğlu gel

Kötü günümde dert ortağım amcam oğlu gel

 

Söyler Müslim’in, nerde döker gözünden kan yaş

Ne gözünde oğlu var ne de senden başka kardeş

 

Bu sözleri duyunca vefalı fedakâr Müslim

Ayağa kalktı zorluklara karşı yılmayan Müslim

 

O Sultanın kulağına yetişti gel sesi

Sesliyordu Müslimi savaşa güzel sesi

 

Daha gülyüzlü rengi kızardı sevinçten

Sanki bir aşık için ses geldi behişten

 

Ukayl oğlu Abdullah ayağa kalkmıştır yerinden

Lanet eder Yezid’e duman çıkar terinden

 

İmamın huzuruna varıp, baş eğip selam verdi

Hüseyin’in isteğinden emir ve haber sordu

 

Ukayl oğlu Abdullah yerinden ayağa kalktığı zaman

 Tam bir üzüntü ile seslendi o güzel imam

 

Gel ey zamana da dostum ve yardımcım Müslim

Dünyada gücüm, sığınağım, kardeşim Müslim

 

Şehitler grubuna öncü olan Şehidim

Cesaret denizinde yüzen kahramanım Müslim

 

Sanki hareket dili ile o Kufe imamı

Tam bir istek ile Müslim imam Hüseyin’e dedi kel^maı

 

Azizim bu Müslim’dir yardımcın senin

Ben bir hizmetçiyim efendim ise Ekberin senin

 

Yağlı kılıç belinde canımı veririm yolunda

Hazır bir hizmetçiyim dururum huzurunda

 

İnanç dünyasının efendisi o büyük imam buyurdu

Perişan kalmışım bu teklif bana bir vazife oldu

 

Ey Müslim! Sen Ebu Talip neslinin gül bahçesi gülüsün

Kufe’ye bir yardımcı göndermem gerek bilirsin

 

Bugün gözüm canım ve yardımcım sensin

Kardeşim amcamoğlum ve de yardımcım sensin

 

Ben kalbi yaralıya yardımcı ol eğer kabul eder isen

Bir başka çare bulmam gerek kabul etmez isen

 

Müslim arzetti:

*

Ey Sultanım! Bu müjde için sevindiğim gönlüm şad oldu

Hicaz sultanının elçisi olduğum için tüm dünya benim oldu

 

Verdiğin bu rütbe benim başımı göklere ulaştırdı

Kufe elçisiyim Zehra’nın o aziz yavrusuna kavuşturdu

 

Amcaoğlunu bastı bağrına o yeryüzünün sultanı

Çok ağlayıp dedi ey kimsesiz perişan vatansızın canı

 

Döküldü gözyaşı aktı o mübarek yüzüne

Bu şekilde başladı herhalde o imam sözüne

 

Tehlikeli yolculuktur çünkü yüz bin işaret var

Birincisi budur ki eşinden ayrılmaklık var

 

Bildireyim o milletin gidişatını sana

Sözleşmeyi bozmak var firar ve kaçmak var

 

Kan dökmek için Kufe’nin kanlı sokaklarında

Elinde kılıç otuz bin atlı şeytan sıfatlı var

 

Onlara imam olması gerek imamın yardımcısı

Mazlum yardımcıma kılıç vururlar bin bir yarası var

 

Beni gördükten sonra bilmedim deme

Başının zulm ile kesilmesi için Dar-ül-Emare var

 

Saygılı olsaydılar o vilayette bir kere

Adalet yuvası yerine zulm yuvası var

 

Kendi isteğin varsa gitmeği kabul et

Düşünürüm belki bu iş için başka bir çare var

 

Gönlünde gitmek var ise gitmeyi kabul eyle

Düşüneyim bu işe belki başka bir çare var

 

O zaman ki Müslim komutana sır açık oldu

O rütbe ile sevinerek sohbete başlar oldu

 

Bu yaralı gönlüm şehid olmayı makbulündür

Bütün buyurduğun sözlerin hepsi kabulümdür

 

Senin yolunda ey aziz memleketin sultanı

Beni şehit etseler ederim bin şükr ile nazı

 

Razılığım ile gidiyorum ey Allah’ın halifesi işime

Amcanın oğlunu yola sevk et canını sıkmıştır dişine

 

İnanç dünyasının sultanı peygamberin oğlu o zaman

Kufe halkına şöyle bir mektup yazdı o an

 

İlk önce o mektuba başladı bir Bismillah

Ondan sonra yazdı ki Kufeliler olunuz egâh

 

Gönderiyorum Kufe’ye sevgili amcam oğlunu

Yüz hasreti ile derdime ilaçtır amcam oğlunu

 

Canımdan fazla severim o gözümün nurunu

İncitmeyiniz o zamanının komutanı amcam oğlunu

 

Ey millet! Allah rızası için ona saygılı olunuz

Biliniz ki sizlere misafir göndermişim amcamoğlunu

 

Hem dünya hem ahirette yardımcın odur

Saldım yollara çöllerin garibi amcamoğlunu

 

O’nu yalnız bırakıp etrafından dağılmayınız

Kurbette yüreği kanlı etmeyiniz amcamoğlunu

 

Kolları bağlı çekmeyiniz onu darağacına

Bin zillet ile kanını dökmeyiniz amcamoğlunun

 

Başı yaralı sinesi dağlı götürmeyiniz

Vücudunda hançer yarası var amcamoğlunun

 

Ey utanmaz millet! Allah rızası için bırakmayınız

Üç gün darağacında çıplak vücudunu amcamoğlunun

 

O’nun yetimlerini gözü yaşlı zindana salmayınız

Ağlatmayınız öldükten sonra ağlar amcamoğlunu

 

Kıyamete kadar ölümünün yıldönümü anılacak

Dertli savaşta KUMRU ağlar amcam oğluna

 

Dudakları susuz o imam mektubunun hepsi bitti

Amcası oğlu Müslim’e verdi sonra gitmesine emretti

 

O iyilik bahçesinin yeni komutanı

O mektubu öpüp koydu iki gözü üste anı

*

Hazreti Hüseyin’in yardımcısı Müslim ev halkına

Sonra Allah ısmarladık deyip devam etti yoluna

 

Gözyaşı döküp acı acı ağlardı

Ah çekip gök ve yeri dağlardı

 

Sevenlerin Sultanına arkadan bakarlardı elleri koynumda hep

Gördüğü zaman onun durumunu o çaresiz Zeynep

 

İmam Hüseyin’in huzuruna varıp ey Ali yetimi kardeş

Müslim’in başında ne var ki gözlerinden döker kan yaş

 

İnanç dünyasının lideri Hüseyin buyurdu ey bacı

Benim kalbim yanıyor kimsenin yoktur haberi bacı

 

Yanar benim kalbim kimsenin haberi yok

Gözüktü Kerbela çölünün ölüm izleri, pek çok

 

Kederden canım kebap ciğerim canım ayrılıyor

Bu derde canım yanar Cananım benden ayrılıyor

 

Bu gitmek biliyorum beni evimden ayırıyor

Vefa bahçesinde evimin yeni gülü ayrılıyor

 

Allah’a andolsun ki daha amcamoğluna elim ulaşmıyor

Şehitlerimin baş kurbanı Müslim çekip ayrılıyor

 

Fani dünyada ev halkım garip olmuştur

Benim parıldayan ay’ım ışıldayan yıldızım ayrılıyor

 

Fani dünyada yuvamı yıkıp küçültmüştür

Parlayan ay ışıldayan güneşim benden ayrılıyor

 

Kalbimin sevinci Canımın sığınağı dostum

Canım kadar azizim, Sultanım benden ayrılıyor

 

Yüz bin zulüm ile başı bedeninden kesilmek için

Müslim adlı vefalı kurbanım benden ayrılıyor

 

Hiç ayırmak istemezdim gözümden çare yok

Hasretimi çekecek gözümün ışığı ayrılıyor

*

Yeryüzü Sultanı hazreti Hüseyin bu sözleri söyleyip

Müslim yola koyulunca ah vah diğerek söyleyip

 

Derdi biraz ayağını tut ey yavrum gitme

Beni gözleri yaşlı bırakıp ey kardeşim gitme

 

Gel ki seni doyasıya kadar kucaklayayım bari

Kaldı yanlarımda iki ellerim bak gitme

 

Ulaşınca bu ses Şehidlerin başlangıcı Müslim’in kulağına

Gelip eğildi hemen hazreti Hüseyin’in ayağına

 

Peygamberin hediyesi Hüseyin hasretle yüzüne bakar

Gözünden yaşlar akar sinesinden ah çeker

 

Amcası oğlunu bağrına basıp kucaklaştı

Ayrılık zamanı gelince durup ağlaştı

 

Derdi amcası oğluna Hüseyin kalbinde olan sözünü

Akmaya başlar idi öpünce kan ile dolan gözünü

 

Hasret ile yakılıp kavrulunca hasret ile çekmiştir ahı

Der idi Mekke’nin sultanı Hüseyin çekmiştir ahı

 

Garip amcamoğlunu bela ve çile yuvasına gönderdim

Cennet’in hayret verici zevk ve sefasına gönderdim

 

Derdim az idi canım Müslim’i canımdan ayırıp

Kendi ellerim ile dert yuvasına gönderdim

 

İlk yardımcım Müslim’in ardından gitmeliyim

Yola salıp Kerbela yolcuğuna gönderdim

 

Ellerim koynumda kalbim üzüntülü gözüm kan ile yaş

Aziz canımı fedakârlık uğruna gönderdim

 

Kanına boyanmıştır vücudu yaralı kolu bağlı

Zulm ile ölmek için düşman arasına gönderdim

 

Çarem yoktur vatandan uzak kaldım

Belalı başımı belaya salıp Müslim’i gönderdim

 

Müslim perişan halde Allah ısmarladık deyip yola devam etti

Bahar bulutu gibi gözleri kan yaş dökerdi

 

Hem giderdi hem dönüp ardınca bir bakar idi

Yaş yerine gözlerinden kızıl kan akar idi

 

Sultanlar sultanı Hüseyin Müslim’in halini gördü ki

Derdi ey canı canımdan aziz Müslim nedir kalbindeki

 

Müslim derdi:

Kufe memleketinde yanıyorum senin ayrılığından

İzin ver ki ilk önce bir öpeyim ayaklarından

 

Bir daha dönemezim bu kanlı yolculuktan

Bir avuç toprak alayım ayağının altından

 

Bana şefaat vermen için bu toprağı kanım ile boyarım

Ben öldüğüm zaman o toprağı göğsüm üzre koyarım

 

Kıyamet günü olunca ki kabirlerde kalayım

Her zaman o topraktan senin kokunu alayım

 

Bu şekilde Allah ısmarladık dedi o Müslim şehid

O anda oldu imam Hüseyin’in huzurundan kayıp

 

Yüceldi sesi dokuz tane gök’e feryad eder

Bakıp aniden gördü ki ardı sıra geliyor Ali Ekber

 

Derdi ey canım amcam! Ayağını atıp gitme

Dur ki sana ulaşayım ey amcam biraz gitme

 

Müslim bir heyecanlanıp cuşa geldi

Ali Ekberi canı gibi kucaklayıp çekti

 

Öpüşüp koklaştılar, tutuşup vedalaştılar

Zavallı Müslim’i sefk etmeğe uğraştılar

 

Yollara düşüp hayli bir zaman gitti Müslim

Ulaştı Medine şehrine sağ ve salim Müslim

 

Zamanının üzüntülerinden etmek için şikâyetini

Yalnızca eyledi Muhammed el-Mustafa’nın ziyaretin

 

O garip Müslim peygamberin mezarına gelip etti selam

Edep ile söyledi ey yüce makam sahibi sultan

 

Dostu olmayan ve kimsesiz ben Müslim’e yardım et

Dünyada günlerim kara oldu Ey Allah’ın peygamberi

 

Dünyada zalim bizleri sürükledi bir zor derde

Daha başka bir çare bulunmuyor ey Allah’ın peygamberi

 

Gecenin karanlığında gizlice senin ziyaretine geldim

Gözükmemem gerekir düşmana ey Allah’ın peygamberi

 

Haber vereyim sana güzel Hüseyin’inden

Mekke’de perişan kalmıştır ey Allah’ın peygamberi

 

Ne gitmeye yeri vardır ne de kalmağa çare

Hüseyin’in zor durumda kalmıştır ey Allah’ın elçisi

 

Medine’yi hatırlarsa gözlerinden kan yaş döker

Bu yollara kan ile yaş dolu gözle bakar ey Allah’ın elçisi

 

Akşam sabah çok ağlar senin ayrılığından

Seni görmek için eli ulaşmaz ey Allah’ın elçisi

 

Kufe şehrine beni yardımcı olarak sevketti

İdam edilmem gerek ey Allah’ın elçisi

 

Bana hakkını helal et ayrılıp gidiyorum mezarından

Haydar-ı Kerrar Ali-yel-Murtaza’ya misafirim ey Allah’ın elçisi

 

Ağlayarak ziyaret etti peygamberin mezarını

Kenara çıkıp imamın sarayına yürüdü göre halını

 

Ne gördü o evde mum ışığı yanmaktadır

Garip bir diller ile ağlamakta sızlamaktadır

 

Sızlayarak göklere yücelmiştir bir hasta sesi

Hicaz dilleri ile vardır ah vah feryat sesi

 

Kulak verip tanıdı ki üzüntü bahçesinin feryatlarıdır

O hasta Fatıma’nın yanıp kavrulan feryadıdır

 

Hanımlar her zaman onun etrafını sarmışlar

Her birisi bir türlü teselli verir çare ararlar

 

Gel Sensin beni yüz bin belaya salan ey Ali!

Düzgün belimi kamburlaştıran sensin ey Ali

 

Vefalı kardeş idin ne çabuk vefasız oldun

Hiçbir zaman hayale düşürmezsin hasta kız kardeşini ey Ali

 

Ey kardeşim sen gideli günüm karadır

Gece gündüz ağlamak sızlamak benim işimdir ey Ali

 

Çok zamandır senin ayrılığından üzüntü çektim

Bahar bülbülüyüm birleşmek için hasretim ey Ali

 

Gece sabaha kadar ağlıyorum uykum yoktur

Kız kardeşinin ne duruma düştüğünden haberin yok ey Ali!

 

Nolaydı bir göreydi sana hasret olan gözüm

O Ay gibi parlayan yüze bakaydı gözüm sevinç ile ey Ali!

 

Kendin safa ile yeşillik yurdundasın

Beni bela yuvasına itmişsin ey Ali

 

Dertli KUMRU gibi sızlayıp ağlarım

Sabah akşam ayrılığın ile ağlarım sızlarım ey Ali

 

Sultanlar sultanı askerler komutanı o an 660 kez

O hasta Fatıma’ya verdi çok tesellilerle söz

 

Aynı gece ulaştı kalamaz oldu yoldan

Bütün akrabası ile Allah ısmarladık etti o komutan

 

Ağlar ses ile yanına aldı iki oğlunu kattı

İki yardımcı ve arkadaş kendisi ile beraber etti

 

O gül bahçesinin efendisi Medine’den düştü yola

Yol arkadaşlarının önünde Kufe’ye yolcu ola

 

Bir müddet gittiler gidecekleri yer pek uzak

Yol bitirip susuzluktan kılavuz oldu helak

*

Şehid Müslim kılavuzlarını kaybettikten sonra çöllerde bir zaman daha yol aldı.

Susuzluktan dudakları parça parça parçalandı. Ayaklarını kumlar yaktı, kafasını çöl güneşi kazan gibi kaynattı.

Müslim bu perişan durumda yol ararken önüne bir avcı çıktı. Zalim avcı bir kara gözlü geyik “ceylan” yakalamış, elinde kanlı bir bıçak, ceylanı yatırıp Müslim’in önünde kesti.

Mazlum hayvanın kanı kumlar üzerine akarken kara gözlerini Müslim’e dikip, Müslim’den yardım beklerdi.

Ceylanın akan kanı, Müslim’in aklına Kerbela da zulm ile dökülecek kanları hatırlattı, bunu uğursuz bir fal saydı. Hazreti Hüseyin’e tutup şu mektubu yazdı:

*

Ey amcam oğlu! Feleğin işi gözüme kanlı gözükür

Ne kadar yol gitsem yine gözüme zulm gözükür

 

Kılavuzlarımın her ikisi de susuzluktan öldüler

Düşünüyorum işlerimiz tam tersi ve aksi gözükür

 

Bazen avcı yolum üzerinde geyik boğazlar

Her çeşit sebepten zulm ve bela gözükür

 

Hayal edip bakarım Kufe’nin insanlarına

O insanların hepsi merhametsiz, vefasız gözükür

 

Kufe şehrinden damağıma kan kokusu gelir

Yaralı kalbime dert ve üzüntü apaçık gözükür

 

Arap dilleri ile Irak çölünün havasından

Kesinlikle Kerbela çölünün musibeti gözükür

 

Ey amcam oğlu! Bu gidişi uygun görmüyorum

Cevabını beklerim ama gözlerime işkence gözükür

*

Müslim bu mektubu gözyaşı ile yazıp bir elçi ile hazreti imam Hüseyin’e gönderi. İmam Hüseyin mektubu okudu, ah edip gözlerinden yaş döktü. İmam Hüseyin Müslim’in mektubuna şöyle cevap yazdı: “Ey iki gözüm amcamoğlu, şehitler grubunun önderi Müslim! Kufe halkının vefasız, sözünde durmaz, sözleşmesini bozucu olduğunu ben de biliyorum. Sana çok fena edeceklerinden de şüphem yoktur, ama Peygamber çocuklarının dünyada nasipleri zulm görmektir. Zorluklara karşı dayanıklı olmak, sabretmek bizim için faziletlerin en büyüğüdür. Ben seni Kufe şehrine böylece onları tecrübe edebilmen için gönderiyorum. Bu nedenle dönmek olmaz, git, Allah’ın kaza ve kaderine razı ol.” İmam Hüseyin mektubu elçiye verip Müslim’e gönderdi.

*

Kalbi kederli imamın emirleri ulaşınca Müslim’e

Mektubu öpüp koydu iki gözleri üste

 

O kıymetli imamın yardımcısı hemen atına binip

Solunda oğlu İbrahim sağında hem Muhammed

 

O inciler incisi yola düşüp devam etti

Gecenin yarısı geçmiş Kufe şehrine ulaştı, yetti

 

Kufe şehrine girince o Kufe’nin komutanı durdu

Muhtarın evlerini ikamet edip oturdu

 

İşitti bu haberi Kufeli büyük küçük

Kufeliler Muhtarın evine toplandı bölük bölük

 

Dediler ey zamanının imam yardımcısı hoş geldin

Gelen ayaklarına başımızı canımızı kurban edin

 

Bin şükrolsun dostlarını sevindirip razı eyledin

Bizim bu şehrimizi güller ile gül bahçesi eyledin

 

Müslim hüzün ve keder ile bakıp Kufelileri,

Dil ile dostça söyledi Kalbinden geçenleri

*

Medine sultanından siz Kufelilere emir getirdim

Daha sonra çoklu dualar getirdim

 

Boş değil elim gereksiz de gelmedim

Dostluk cennetinin kilidini elimde getirdim

 

Çoklu hediyelerim vardır beyan edeyim

Dostluk meydanına canımı dişlerime sıktım geldim

 

Kasaplar evine süs ve zinet olmak için

Bir zayıf vücud ve çıplak beden getirdim

 

Hazreti İbrahim Mina’ya bir oğlu getirdi

Ben bu vilayete iki kurban getirdim

 

Zindanda altı ay yatmak için kuru yerlerde

İmam evladı oğlumu siz Kufelilere misafir getirdim

 

Ellerinde tutarak Haris başlarını kesmeğe

Yavrularımı sümbül gibi perişan getirdim

 

Benden sonra ağlayıp sızlamasınlar diye

Dertli savaşta ağlamak için KUMRU getirdim

*

Müslim Kufe’de kaldı. Kufelilere haber saldı. Dedi ben imam Hüseyin tarafından yardımcı geldim. Sizleri Allah’ın yoluna davet ediyorum. Kufeliler grup grup Müslim’e biat eylediler. Tam 20 bin kişi Müslim’e biat ettiler.

Bu olaylar üzerine Müslim hazreti imam Hüseyin’e bir mektup yazıp Kufelilerin kendilerine biat ettiğini, burada işlerin düzgün gittiğini bildirdi. Mektup gitmede iken, Kufe’nin zalimlerinden bir grup bu durumu Yezid’e bildirdiler. Bunun üzerine Yezid Basra Valisi Ziyad oğlu Übeydullah’ı Kufe şehrine Vali tayin etti.

Ziyad oğlu Übeydullah tıpkı Haşimiler gibi nikab örtünüp kılık kıyafet değiştirerek geldi. Kufeliler gelen hazreti Hüseyin’dir diye sevindiler, etrafına toparlanıp ayaklarına yüzlerini koydular, Allah’a şükürler edip biatlarını tazelemeğe başladılar. Ziyad oğlu Übeydullah kendini belli ettirmeden Valilik konağına kadar geldi, konağın kapısında yüzünden nikabı kaldırıp yüzünü açtı ve dedi ki:

*

Ben yeryüzünde zulm ve kötülük temelini atanım

Ziyad oğlu, Kufe komutanı ve Yezid yardımcısıyım

 

Bakın bilin benim hiç haya ve şahsiyetim yoktur

Fatıma oğlu Hüseyin ile düşmanlığım çoktur

 

Bakın görün tanıyın sözlerimde yoktur hilaf

Ali’yi sevene etmezem zerre kadar dahi insaf

 

Müslim davetlinizdir Hüseyin’in yardımcısı buraya gelmiş

Kufe halkının çoğunluğu Müslim’e biat eylemiş

 

Yezid canına sesleniyorum ey Kufeliler

Bilmiyor sanmayın gelmişim elimde defter

 

Her kim güçlü Yezid’e hıyanet eylese

Tam bir zulm ile çektiririm dara o kimse

 

Her kim Müslim’e evinde yer verse bir an

Evini yıkıp kafasına uçurup eylerim viran

 

Kim ki Müslim’in işinden haber vere her an

Veririm o kimseye dünya içinde bin bir makam

 

Hazineyi açıp ben veririm ona bin dinar

Arapların üzerine eylerim onu Serdar (komutan)

 

Müslim’in yerini bilmek için o zalim

Saldı Kufe mahallelerine birer casus hain

 

Bu haberi vefalı Müslim işitti

Olduğu yerden çıkıp Hani’nin evinde gitti

*

Übeydullah zalimin adamlarından Ma’kıl isminde bir adam vardı. Kufe mescidinde Avsece oğlunu gördü, onun hareketinden Hüseyin dostlarından olduğunu anladı. Yanına yaklaşıp ben Şam’dan geliyorum dedi, Ehli beytin yoluna benim canım feda olsun dedi. Yanımda üç bin dirhem altın vardır, bu parayı Peygamberin kızının oğlu Müslim’e getirdim. Ama buranın yabancısıyım. Yerini bilemiyorum, Müslim’i bulsaydım hem ayağına yüzümü sürüp biat eylerdim, hem de parayı ona verirdim dedi. Yalandan gözlerinden yaşlar akıttı. Avsece oğlu bu melunun gözyaşlarına inandı, onu alıp, Müslim’in bulunduğu Hani’nin sarayına götürdü. Ma’kıl üç bin dirhemi Müslim’e verdi, Müslim’e yalandan biat eyledi. Evden çıkar çıkmaz doğru Ziyad oğlu Übeydullah’ın yanına varıp Müslim’in yerini haber verdi.

Ziyad oğlu Übeydullah Hani’nin arkasına adam gönderip huzuruna çağırdı. Hani arkasına gelen köleyi gönderip, kendi doğru Müslim’in huzuruna geldi:

*

Öptü ayağını arzetti ey! Medine sultanı

Ayrılık mevsimidir gel nolur bağışla beni

 

Birlik zamanı tükendi keder oldu sevinç

Beni makamına Übeydullah davet eylemiş

 

Hakkını helal et gidiyorum kıyamete varırız

Eğer ben ölür isem durma Kufe’de yalnız

 

Beni affeyle ki sana karşı kusurum çoktur

Bu Kufe halkına bel bağlama onlarda vefa yoktur

 

Hani Müslim’den ayrılınca pek çok ağladı

Hani kahramanca beline kılıcını bağladı

 

Allah ısmarladık deyip evinde yalnız koydu Müslim’i

Yüce Allah’a ısmarladı o kederli Müslim’i

 

Kalbi keder dolu ulaştı İbni Ziyad meclisine

Selam verip çekildi edeb ve erkan ile

 

Evvelinde kâfir olan O Yahudi Mecusi kötü hareket

Tam bir zulm ile baktı zamanın Haliline sanki Nemrud

 

Duydum ki Ukayl oğlu sana olmuştur konuk

Sebep nedir ki gizli tutarsın evinde o bağrı yanık

 

Görünce Ma’kili kırıldı Hani’nin kanadı kolu

O hayasıza bakıp bildi olacak durumu hali

 

Hemen gayret ile başladı sohbete geldi nutka

Dedi ey amir! Kederliyim sen eziyet etme bana

 

Gelmiştir benim evime Müslim bir gece yarısı

Bir gece kalkıp sabah çekilip gitti geri

 

Bu söz hiddete getirdi o pis kara yılanı

Dedi bahane etme ey Ebu Süfyan düşmanı

 

Eğer Müslim’i eli bağlı getirmezsen sağında

Görürsün halka ve zincir takılı ayağında

 

Hani dedi ben asılmaktan korkmam ey zalim

Beni eğer astırırsan ne olur senin halin

 

O anda İbni Ziyad celladı çağırıp istedi bir demir Polat

Vurdu Hani’nin yüzüne kanını akıttı cellat

 

Hani’nin dudağı patlayıp gözleri doldu kandan

Çekti o yaşlı ihtiyar Hani hemen kılıcı kından

 

İbni Ziyad üzerine hamle edince o yaşlı kaplan

İbni Ziyad’ın köleleri tuttular o kahramanı koldan

 

Fırsat kalmadı o aslanlar gibi kahraman Hani’ye

Kollarını bağlayıp götürdüler Hani’yi hapise

 

Var idi bir kızı Hani’nin evde altı yaşında

İşitti babasının bu halini koptu vaveyla başında

 

Annesi kucağına alıp sildi gözlerinin yaşını

Getirip bağrına bastı o yavrunun başını

 

Dedi ey kızım bu kadar üzüntünü çok eyleme

Atanda sen de bu canım da kurban Müslim’e

 

Böylece kızına teselli ve tesniyet vermiştir

Hazreti Müslim için yemek hazırlamıştır

 

Dedi melek yüzlü yavrumun yüzü solmasın

Garip Müslim bilip de mahcup olmasın

 

Müslim sorarsa kızım geldi mi baban Hani

Cevap ver ki gelmedi ey Medine sultanı

 

Hani’nin hanımı yemeği alıp Müslim’in huzuruna geldi

Kalbi kederli Müslim tam bir dikkat ile bildi

 

Sordu ki ey Hani’nin eşi ve gül bahçesinin bülbülü

Sebep nedir ki gül dudaklarının kaçmıştır gülü

 

Hani’nin kızı dedi ben sabredemem bu ayrılık derdine

Ki attılar mazlum babamı zulm ile hapsine

 

Garip annem senin için üzülüyor efendim

Babam annem hem kendim senin yoluna kurban efendim

 

Bu sözleri işitince gayretten Müslim tutuştu

Mahcup olmuş bir zaman başını aşağı eğmişti

 

Ciğerinden ah çekip yemeğe bakmadı yoktur ki iştah

Ayağa kalkıp bir yüksek sesiyle dedi ya Allah

 

Müslim’in gözleri kızardı gayretten aslan gibi

Kahramanca Müslim heyecanlanmıştır amcası Hayder gibi

 

Bir anda celallendi o olgun ve kahraman komutan

Gören derdi Hayber üzre gitmektedir Ali Kahraman

 

Silahını eline alıp beline bağladı kılıcını

Varıp da almak için o vefalı Hani’nin öcünü

 

UKAYL OĞLU MÜSLİM’İN SİLAHINI KUŞANMASI

Müslim, Hani’nin zindana atıldığını öğrenince daha fazla duramadı, çelik miğferini başına giyindi, imamesini bağladı, boydan boya altınlı kaftanını giyindi, kılıcını ve hançerini kuşandı, görenler güneş gökten yere inmiş sanırlardı, öyle heybetli, öyle yakışıklı idi.

*

Sanırsın Allah’ın kudret ile mücessem olmuştu

Nur ayaktan başa o sultanlar sultanı nur ile dolmuştu

 

O izzet ordusunun parlayan nuru kuşanmış savaşa silah

Sağ ve soluna bakıp çekti ciğerden bir ah

 

Ey göz nurlarım hakkınızı helâl ediniz gidiyorum

Çarem yoktur yolculuk uzaktır gidiyorum

 

Sevgili dostun büyüklüğü almış takatimi

Vurmuştur başıma sevda rüzgârı esiyor gidiyorum

 

Ülkenin garibi vatanın koruyucusuyum

Tam bir hasret ile vatanı terk edip gidiyorum

 

Ömrüm boyunca ne kusurum ne günahım var

Zalimler dökmüştür kanımı boş yere gidiyorum

 

Kötü günümde ulaşmaz elim yavrularıma

Bana ayrılık ve kötülük zamanı gelmiştir gidiyorum

 

Gönlümde dostların ayrılık sesleri ötüyor

Garip kimsesiz kalbi kanlı yardımcısı olmayarak gidiyorum

 

Üzülmeyiniz ey çaresiz yetimlerim

Sizleri bu Vilayette kapılarda terk edip gidiyorum

 

Kalmıştır dert yüreğimde ben ne çare kılayım

Hiç kimse bu halimi bilmiyor gidiyorum

 

Oğlu Muhammed bu durumu görünce feryad eyledi

Yapıştı eteğine ey baba can bu ne hal diye söyledi

 

Bu kederli sözdür yorgun cana saldı ateş

Ne korkunç yolculuktur yollar sanki kan ile taş

 

Ayrılık zamanıdır at boynuma baba kolunu

Ne vakit geleceksin gözetleyeyim yolunu

 

Müslim dedi Kufeliler kana doymazlar

Eğer gelirim desem inanma koymazlar

 

Oğlu Muhammed seslendi ey Medine sultanı

Eğer ki koymasalar gelmeye bu millet seni

 

Kapılarda garibim görmek isterim seni

Aklımız da sen olunca ey yeryüzünün sultanı

 

Biz sokaklarda seni kimin evinde soralım

Nerde eğlenip yatak ve nerelerde oturalım

 

Müslim dedi giyinin bu şehirde karaları

Geziniz mahalleleri arayınız çölleri

 

Eğer gelip o çaresiz Müslim’i görmek isterseniz

Gerektir ki varıp da kasap dükkânına sorasınız

 

Muhammed arz etti niçin vatandan ayırdın bizi

Amandır gönder bari Medine’ye geri bizi

 

Gönder vatana ey zamanının insanı gidelim biz

Uygun olmaz ki sokaklarda kalalım çaresiz

 

Müslim dedi bilseydim bu zulmü önceden

Sizleri hiç ayırmaz idim anne kucağından

 

Mahcubum çünkü dert çoktur ey oğlum

Bir daha Medine şehrini görmek imkânsızdır ey oğlum

 

Helal et hakkını çünkü gurbette yardımcım sensin

Matemlerle dolu gül bahçemin KUMRU’su sensin

 

MÜSLİMİN HAYATININ DEVAMI

Ey felek! Ayrılık derdi ile yaktın Müslim’i

Saldın çaresi bulunmayan zamanın belasına Müslim’i

 

Fani dünyada ayırdın Müslim’i ev halkından

Zulm ile çektin dağa taşa ve çöllere Müslim’i

 

Zulm yuvası olan Kufe’de koydun böyle garip

Düşmanlar arasında çaresiz ve zelil ettin Müslim’i

 

Kolu bağlı sinesi dağlı garip elde perişan ettin

Saldın sonunda düşman askerinin eline Müslim’i

 

Perişan ettin Müslim’i ne sebebe bilemedim

Yüz bin yara ile kızıl kana boyattın Müslim’i

 

Ey vefasız gökler niçin etmedin haya

Verdin yıkılmış Kufe’de tufana Müslim’i

 

Zinadan olanı sevindirdin Haydar-ı perişan

Zulm ve işkence ile cana gelmiş Müslim’i

 

Vurdun yerden yere bedenini hiç utanmadın

Süfyan sülalesine mağlup ettin Müslim’i

 

Çok mu gördün ey felek! Ne sebepten zamana da

Dert mesajı ile ağlar, perişan ettin Müslim’i

*

Ukayl oğlu Müslim şehre tellallar çıkartıp dostlarını yolculuğa sesletti. Hüseyin’e biat edenler atlansın, kılıçlarını bağlasınlar, hesap günü gelmiştir dedi.

Bu sesi duyanlar çoluk çocuk, genç ihtiyar Müslim’in bayrağı altına koştular. Tam yirmi bin kişi toplandı, Ehli beyt yoluna kanımızı dökmeğe hazırız, seni bekliyorum diye Müslim’e haber gönderdiler. Müslim Hani’nin evinden çıkmağa karar verdi.

Küçük kızı çağırarak dedi ki:

 

Hani’nin kızını sesledi o Medine sultanı

Dedi kızım gidiyorum helâl ediniz beni

 

O küçücük yavru başına kara çeker idi

Ah bugünde beni tutaydı ecel der idi

 

Dönüp bakınca Müslim’in benzeri yavru yetim

Koymuş yüzünü kuru toprağa oğlu İbrahim

 

Kan ağlardı yüreği her zaman çeker ah

Der idi ben garibim varım yokum Allah

 

Nolaydı ey Allah’ım bir evimiz Kufe’de olaydı

Rukiye annem geleydi bu şehre olmazdık ayrı

 

Bu ses ulaşınca Müslim’in kulağına

Oğlunu kucaklayıp çekti ay ve vaveyla

 

Dedi ki ey kederli ve üzüntülü olan oğlum

Benden sonra zulm’den kurtulmayan oğlum

 

Niçin bu şehirde bir evin olmasını arzularsın

Rukiye anneni ey şansı kara neylersin

 

Ağlayarak ah çıkmıştır o kimsesiz çocuktan

Annesiz çocuklara anne lâzım baba can

 

Senin bu ayrılığın bizleri kebap eyler

Gözlerimin yaşını su gibi sel eyler

 

Gözlerim keder yaşını ne kadar dökse doymaz

Hangi evde ağlasam ev sahibi koymaz

 

Kendi evimiz olsa idi koyardım eşiğine başımı

Çok ağlayınca siler idi annem de gözyaşımı

 

Yetimi bağrıma basıp gözlerinin yaşını akıttı

Daha sonra öteki oğlunu yanına çağırttı

 

Dedi ey oğlum ölürüm dökünüz gözlerinizden yaşı

Sen kalacaksın yetim hem de yetim kardaşın

 

Bu yetimi yatırmadan gece kendin yatma

Bu nazlı yavruyu Allah rızasına ağlatma

 

Nerde babam deyip ağlayınca İbrahim

Deme ölmüş babasız kaldık dünyada yetim

 

Daima bağrına bas derdine ortak ol

Benim yerime oğul kollarını boynuna sal

 

Baba ayrılığı zordur kolay sanma

Çok ağlarsa sen ondan bıkıp usanma

 

Tutulup iki kardeş girersiniz zindana

İbrahim kardeşin çocuktur dönmesin ciğeri kana

 

O hapishanede zincir olacak ayağında

Bu kimsesiz masumu al yatır kucağında

 

Muhammed dedi ey sultan baba! Ben de perişanım

Garip memlekette ben de bir yetim çocuğum

 

Ben ağlayınca kimim var benimde gönlüm yaralı

Boynuma kolunu kim salıp silecek gözümün yaşını

 

Müslim dedi helâl ediniz bu fani dünyadan ayrılıyorum

Dünyada zulm ve işkence belasından ayrılıyorum

 

Sizleri yetim bırakıp yabancılar kapısında

Derdim çoktur kalben üzüntülü ayrılıyorum

 

Garip yerlerde ellerim ulaşmadı dostlarıma

Ne zillet ile bu zulm dünyasından ayrılıyorum

 

Mümkün olmadı son nefeste bir kere görem

Allah’ın aslanı Ali’yel Murtaza’dan ayrılıyorum

 

Ömrümün son günlerinde felek aceb perişan etti

Kerbelâ sultanı Hüseyin’den ayrılıyorum

 

Cenazem üstünde başını açıp ağlayan yok

Şansı kara kızım Hatice’den ayrılıyorum

*

O vefalı Müslim şimdi teselli vermiş

Göz Nurlarını, Şerih kadıya göndermiş

 

Kalbinde ah çekip mübarek dilinde bismillah

Ufuktan doğmuştur on dördüncü Ay parlak

 

Savaş borazanı çalınınca o ünlü Müslim atlandı

Görenler der idi bir melekler sultanı Cafer atlandı

 

Deyip bir ya Allah ayağını bastı üzengiye

Müminlerin Amiri Ali gibi aslan Müslim atlandı

 

Olundu askerlere hükm saflara emir ferman

Verilmeyecek idi Yezid evladına aman

 

Gören hayret ederdi bir heybet ile yürüdü

Hayber kalesin yıkmağa Ali Murtaza yürüdü

 

Döndü bir baktı askere o sevenler komutanı

Kalpler yakacak şekilde ah çekerek yürüdü

 

Kerbelada kana boyanan ya Hüseyin

Gel bugün gör ki yüreğimde nice kanlar yürüdü

 

Bu askerler şimdi dağılırlar yalnız kalırım

Bak amcan oğlu Müslim Şehid olmak için yürüdü

 

Karınca koşunu gibi sel olup yürüdü asker

Hücum ettiler Darul-emare’ye hep beraber

 

O kâfir ibni Ziyad karar verdi o anda

Birkaç kişi seslensin kasr üstüne çıkıp da

 

Kesinlikle biliniz ey Kufeliler bugün akşam

Gelir ulaşır görürsünüz bir sürü askeri Şam

 

Dünya mülkünün yaşamını sizlere hep haram eyler

Yavrularınızı eş ve dostlarınızı kırıp belki katli-am eyler

 

Her kim ki bugün Müslim’e dost ve arkadaş olur

Ev halkını öldürürüm evi hep alt üst olur

 

O kimse ki Müslim’den öç alıp geri gelir

O kimseye ederim hesapsız bağış ve ihsan olur

 

Bu sohbetten sonra düştü Kufe şehrine kavga

Kaçmaya başladırlar gelmesin diye belâ

 

Alıp götürür idi her melun arkadaşını

Anne oğlunu dönderir bacısı kardeşini

 

Böylece dağılıp gittiler o zalim rezil

Biatlarını kırdılar oldular pek çok zelil

 

O Kufe insanları bölük bölük dağıldı

Hepsi bir yersiz söze inanarak kapıldı

 

O kimsesiz Müslim gördü ki bütün asker

Ellerini koltuğuna koymuş ah ile vah çektiler

 

O vefasızlara baktı arkadan hasret ile

Hitap eyledi şikâyetini o lisanı hal ile

*

Dağıldı vefasız dostlar arkadaşlar gitti

Gül bahçesinin rengi bozulup vefasız güllerim gitti

 

Kufe insanlarının nasıl vefasızlıklarını anladım

Koydular beni belada yine vefasızlarım gitti

 

İlk önce toplandı etrafıma bu imansız millet

Beni yalnız bırakıp sonunda vefasız askerlerim gitti

 

Bakıp ne gördü asker yok olmuş hemen dağılmıştır

Otuz kişi ancak var idi o dahi şüpheli kalmıştır

 

Dizini kucaklayıp döktü kanlı gözyaşını

Koymuştur iki dizinin üzerine o nazlı başını

 

Derdi yanmaya başlamış üzüntülü yüreğim canım vay

Bu vilayette garip kaldım zelil oldum canım vay

 

Haşim oğullarından ben düştüm kenara

Eli yürekte kalan yanan canım vay

 

İki yetim yavrum köşelerde boynu bükük

Belim büküldü şansı kara canım vay

 

Utanmaktan sığınmaya dostum yok yerim yok

Perişan zelil ve kimsesiz kalan canım vay

 

Dünyada hasret ile ayrıldım ev halkımdan

Hatice kızım intizar bekler beni canım var

*

Dili yaralı gözü yaşlı kimsesiz komutan

Yerinden ayağa kalktı o derdine ilaç olmayan

 

O anda yerinden ayrılıp dışarıya adımını attı

Ne bir selam veren var ne de yanında bir dostu

 

İmam yardımcısı Peygamber evlatlarının elçisi

Yirmi bin kişinin komutanı ve sultanı yoktur neşesi

 

Başı aşağı elleri koltuğunda sinesi dağlı harap

Mahalleleri sokakları gezip derdi ey yarab

 

Ne ses veren vardır sesine ne de yardıma gelen

Gezerdi köşe köşe hem garip hem gözleri nem

 

Ulaştı bir yere ne gördü merkezi o insanlığın

Durmuş kapıda oturmuş beklerdi o bir kadın

 

Duran kadına selam verdi kederli Müslim

Dedi ey anne! Bana ne olur su ver bir yudum

 

Ellerinde su kabı ayağa kalktı o kadın durdu

Bir yudum su verdi o mazlum komutanı doyurdu

 

Kadın söyledi ey garip git evinde dinlen

Ev halkının yanına var git evinde dinlen

 

Kufe şehrinde evim yok garibim Dedi ey anne!

Vatandan ayrılmış bir yabancıyım Ey anne!

 

Bu şehirde ne evim ne de bir ev halkım var

Kalbimde dert keder çoklu üzüntüm var

 

O kadın dedi ey dertlere olan müptela

Evin yok ise gidip bir yataydın kenarda

 

Gidip bu köşeye bak bir eski mescit var

O mescit içine girip yatmana ver karar

 

O kadına Müslim dedi amandır beni kovma

Bu vilayetin garibiyim sığınmışım ben sana

 

Daha gitmeğe yoktur takat bu ayağımda

Düşman gezer benim ardımca sol ve sağımda

 

Var ise ey garip düşmanın bir kenara çekil

Belaya salma benim başımı bir kenara çekil

*

Hazreti Müslim, kadına kim olduğunu sordu. Kadın Fatıma dostuyum, Hüseyin’i severim ben, Hamse-i Ali aba’nın kurbanıyım diye cevap verdi. O vakit Müslim’de kim olduğunu söyledi.

Kadın bu garibin Hüseyin’in yardımcısı olduğunu öğrenince kanlı yaş döküp ayaklarına kapandı. Evim de canım da sana kurbandır, içeri buyur, benim adım Tavâ’dır, ev benim değil senindir, istediğin kadar kal dedi.

Müslim Tavâ’nın evine girdi, fakat gözlerinden kanlı yaşlar dökerdi.

Tavâ kadın sordu, Müslim neden ağladığını, şöyle beyan eyledi:

*

Ey anne! Bu üzüntüden yakıldı cismim canım ağlarım

Canım yorgun ümidim yok ihtiyarım ağlarım

 

Perişanım kederliyim sabrım taşmıştır

Gözlerim kan yaş ile dolmuş beklentim var ağlarım

 

Öten bülbüle gül hasreti çok zordur

Baştan başa ömrüm yıpranmıştır ağlarım

 

Bir taraftan ayrılık dağı kalbimi kan eylemiş

Gitti elden iki göz nuru yavrularım ağlarım

 

Nerde kaldı bilmiyorum tatlı dilli yavrularım

Hiç onlardan ümid haberim yoktur ağlarım

 

Köşelerde mi kaldılar ya ki bulmuşlardır sığınak

Gücüm ve sabrım kalmamıştır ağlarım

 

O Kerbela sultanının yardımcısı söyledi bu sözleri

O imam evladı yaktı yeri ve gökleri

 

Gelen yemeğe el sürmedi sağa sola baktı

Gözünün yaşı sel gibi revan olup aktı

 

Dedi kaldır bu yemeği yiyecek günde değilim

Hani sağımda Muhammed solumda İbrahim’im

 

O yavrularımın üzüntüsü yıpratmıştır beni

Bilmiyorum hangi köşede beklerler beni

*

Garip Müslim gurbet memlekette eşinden yoldaşından ayrı, yavrusundan akrabasından uzak ağlamakta olsun, Ziyad oğlu Übeydullah Müslim’in tek başına yalnız kaldığını öğrenince Kufe insanlarını mescide topladı, onlara dedi ki:

*

Bu fani dünya da zulm ve fesad mayasıyım ben

Ali evladının kanını döken İbni Ziyadım ben

 

Yezidin kölesiyim bir kan döken kanlı celladım

Ali evlatlarının kanını akıtan bir zalimim ben

 

Zulm binasını sağlamlaştırmakta Nemrud’u geçmişim

Düşmanlık merkezi kin ve inad çeşmesinin başıyım ben

 

Bugün ey zalim millet sizlerden razı olmuşum

Müslim’i yalnız bıraktınız bu işten sevinirim ben

 

O komutanın yerini kim bana haber verse

Başını yüceltirim göklere ihsan sahibiyim ben

 

Kim o kimsesiz komutanı evinde saklarsa

Acımadan evini yıkarım zulm sahibiyim ben

 

Dağıldı meclisten kin ve zulm sahibi

Var idi Tava’nın oğlu adı Bilal idi

 

O kötü işlemler yapan gelip eve ulaştı

Bakıp ne gördü annesinde rahatsızlık vardı

 

Bilal şüphe eyledi baktı ki evlerinde Müslim

Sabahı zor eyledi o soysuz sabırsız zalim

 

Dini bırakıp serveti ve devleti kabul etti

İbni Ziyad oğlu Übeydullah’a olayı haber verdi

 

İbni Ziyad bu habere çok sevindi gönlü şad oldu, Bilal’a kıymetli bir gerdanlık hediye eyledi ve hemen emir verdi ki:

*

Karar verildi saflar kurulsun saflar üstünden

Nizam ile düzülsünler ki ordu ordu üstünden

 

Elhamdulillah Ukayl oğlu bu gün tuzağa düştü

Kesinlikle Şah’ın yardımı oldu inayet üstünden

 

Tavâ’nın evinde gizlenmiştir çaresiz Müslim

Dert çekmeğe gelir dost dost (ardından) üstünden

 

Dört çevrensi sarınız yalnızlayınız o arap aslanını

Kimsesizdir canına salınız hançer hançer üstünden

 

Tutun ya öldürün ya bağlayın kollarını sağlam

Vurun bedenine kırbaç kırbaç üstünden

*

O millet bu sözü işitip, Tavâ’nın evine taraf sel gibi akmaya başladılar.

*

Sel gibi bela aktı o Yahudi milletinden

Ulaşıp ettiler her tarafını sardılar hem

 

Bela davulu çalındı göklere çıktı ah sesi vay

Evi çevirdiler perişan Müslim vay vay

 

İşitince davul sesini o peygamber zürriyesi

Elini eline vurup efsus çekti ah sesi

 

Zalimlerin zulmünden sığındım ey Leşker nettin

Zulm ile işkenceden gurbette kalbim kan ettin

Peş peşe davul çalarlar ölüm gününe ittin

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun

 

Başımı vermek kolay senden ayrılmak çetin

Ben giderim zaten yavrular kalır yetim

Çok çabuk yüz çevirdi dünya seven ümmetin

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun

 

Şah Hüseynin biatını kufeliler bozmuştur

Ya Hüseyin gurbetin zulmünü bana vermiştir

Ömrümün sonunda Ali Ekber aklıma düşmüştür

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun

 

Kalbi yaralıyım dostum, arkadaşım yok neler olmuş

Bir garibin üstüne bin kişinin yürümesini kim görmüş

Kerbela sultanından ayrıldım yolculuk uzak olmuş

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun

*

Bu sözleri söyleyip kılıcını kuşandı Müslim

Gönlünde ah kalbi yaralı sinesi dağlı Müslim

 

Seslendi ey Tavâ anne Allah ısmarladık

Zamana ayrılık saldı ey anne Allah ısmarladık

 

Elim Abbas’a ulaşmadı iyice zelil oldum

Şu fani dünya evimi yıktı Allah ısmarladık

 

O kadın ağlayarak ayağına kapanıp yandı canı

Dedi efendim! Sana kurbandır Tavâ’nın canı

 

Güçsüz kadınım ihtiyarım yoktur kuvvetim

Ki kılıç çekip senin için kan döke idim

 

Ben garibim kimsesiz ve perişanım ey Müslim

Daima üzülürüm gözlerim yaştır ey Müslim

 

Önce tanımadım kapımda incitmişim seni

Kusurumu bağışla pişmanım ey Müslim

 

Vereyim mi göğsümü oklara hedef olsun

Sen gör ki nasıl sana kurbanım ey Müslim

 

UKAYL OĞLU MÜSLİM’İN TAVÂ’NIN EVİNDEN AYRILIŞI

Kerbela şehidinin amcası kenara adım attı

O imam nuru Tavâ’nın evinin sahn’ından çıktı

 

Bedende başının her teli ya Hüseyin diye

Gönlünde ayrılık ateşi başında sevdası var aşk ile

 

Gözlerimi her dört köşeye yaş dolu bakmışım

Dedi ey Allah’ım garibim kimsesiz ve yalnızım

 

Bu sel gibi askere karşın ben bir yalnız kişiyim

Hayret ki zelil oldum gam yükünü taşıyım

 

Ölürsem kimsem yok beni koysun kabre

KUMRU yasını tutsaydı kan ağlayıp Şeyda

 

O evden aslan gibi çıkmış oldu

Heybetli gözleri kan yaş ile doldu

 

Su kabını koymuştur tepesine, başına

Kuvvet verdi bir el ve koluna

 

Dedi perişan ve kimsesizin ey Ali

Oğlun Hüseyin’e hizmetçiyim ey Ali

 

Beni yalnız bıraktı tuttu ebu süfyanı

Yetiş imdadıma yardımıma ey LAFETA sultanı

 

Düşmanlarım sel gibi kendim bir can

Vatandan ayrılmış garibim kalbim kan

 

Bu sözleri tamamlayıp saflara baktı

Düşman askerine hücum etti sel gibi aktı

 

Kılıcı yıldırım gibi sanki dolu şimşek

Yere dökülmeğe başlar idi sanki Yaprak

 

Kılıcı vurunca ikiye keserdi başı

Vücutları ayırıp dökerdi gözlerden yaşı

 

Kılıcını zamanının aslanı gibi vurur idi

Saflara Ali’yel Murtaza gibi dalar idi

 

On beş darbe vurulmuş idi Canına

Boyanmıştı vücudu kızıl kanına

 

Sultanlar sultanı doğunun ve Güneyin

Der ki seyretmeğe gel ya Hüseyin

 

Garibim yaram çok kendi sığınağım yok

Ah vah ile kalbim dolu gözüm yol da gelen yok

 

Sarmıştır etrafımı bu insafsız kavim

Gül gibi evlatlarım sokaklarda yetim

 

Arkamda yalnız bir kadın var açmış başını

Benim üzüntüme döker o kadın gözyaşını

 

Bu durumda iken ben ölmeliyim ey din sultanı

KUMRU gönülden tutar yasımı

 

Müslim gördü bu halde bir oğlan yanar ağlar

Vay sesini tutmuş ama gözleri sel gibi ağlar

 

Bazen kafasına vurar bazen saçını yolar

Der bazen kalbim ateş tutup ağlar

 

Dur ki kalbimde sözüm var mesaj getirmişim

Bu haberi versem gökler ağlar yerler ağlar

 

O çocuk dile gelip söyledi ey komutan

Sana selam var iki gül yüzlü oğullarından

 

Bu sözü Müslim işitince yandı ağladı kan

Dedi o gözlere ey yavrum ben kurban

 

O yavrularımı sen ne halde gördün

Acep Şaduman mı yoksa ağlar mı gördün

 

O çocuk ağlayarak dedi ey belalı Müslim

Nasıl görmüş isem sana haber vermişim

 

Ey efendim! Geçerdim bir gün köşelerden

Yolum uğradı Şerih’in evinin yanından

 

Ay gibi iki yavruyu bakıp gördüm avare

Kapının ardında yüzlerini koymuşlar duvara

 

Başları açık yakaları yırtık gözleri ağlar

Başlarına vurup ah vah diye ağlarlar

 

Kulaklarına gelince senin ya Hüseyin sesin

Senin düşman arasında kaldığını bildiler yok nefesin

 

Beni görünce yavruların ağladılar tamam

Ettiler siz babalarına böyle selam

*

Selam olsun sana ey zamanın komutanı baba

Koydun bizleri ağlar bu vilayette ey baba

 

Bugün iki gecedir biz senden ayrılalı

Ayrılık sebebiyle rengimiz sararıp solmuş baba

 

Akşam olduğu zaman yüreklerimiz dolar

Çok ağlarız biz oturup yana yana ey baba

 

Gece yemek geldiği zaman önümüze

Ağıt seslerimiz göklere yücelir ey baba

 

İki yetim bakarız bir birimizin yüzüne

Üzüntün ile gözlerimizden yaş akıtırız baba

 

Kebap kavrulur gibi gariplik yaktı bizi

Ağıt seslerimiz göklere oklar salıyor dünyaya baba

 

Korkudan Şerih’in evi bizlere olmuştur zindan

Yalnız kaldık hiçbir yere çıkamadık baba

 

Geliyor kulağımıza ya Ali sesin her zaman

Yoksa seni oklara edecekler nişane baba

 

Eğer yaralı bile olsan yardım et bize

Çare bulup bizlere yardım et baba

*

Müslim aç kurtlar gibi etrafında kendisine hücum eden yüzlerce zalim Kufeliye karşı aslanlar gibi savaşıyordu, bir yandan da şu diller ile o zalim Kufe’lilere sesleniyordu:

*

Yakamdan el çekiniz ey vefasız millet ölürüm

Kapılarda garibim sığınağım yoktur ölürüm

 

Ne kusurum vardır hatasızım sizlere ne etmişim

Bu vilayette kimsesizim günahım yok ölürüm

 

Ne kadar da arasam bir kişi Müslüman yok

Zulm ile günlerimi kara ettiniz ölürüm

 

Bu şehir içinde Allah rızasına yardımcım yok

Kesinlikle Allah kanımı yerde koymaz ölürüm

 

Beni bırakınız gidip oğlanlarımı göreyim

Hasret ile onlara açayım kollarımı ölürüm

 

O yetimlerimi bir kez hiç olmazsa annelerine ulaştıram

Bu perişan halime Allah şahid olsun ölürüm

 

Fatma’nın dostu Müslim bu sözleri söyleyince

Zalim düşman grubunun nefesleri kesildi bir an önce

 

Eş’as-ın oğlu Muhammed o zalim gaddar

Seslendi ki ey çaresi bulunmayan derde düşen düçar

 

Şimdi kabul et Yezid’e biatı sen

Sana aman vereyim olma böyle şehid sen

 

İtaat et bu Emire böylece kurtul bir an

İbni Ziyad eder seni dünyada sultan

*

Ukayl oğlu Müslim, Yezid’e biat etmektense ölmek daha iyidir dedi, elini kılıcına attı.

Kılıcını kime vursa iki parça eder, canını cehenneme yollardı.

Müslim aç kurtlar içinde kalmış bir yalnız kuzuya benzerdi, o melunların ve zalimlerin her birisi bir taraftan Müslim’e saldırdılar:

*

Kimi vuruyordu ince oklar ile

Kimisi kan akıtan can alan kılıç ile

 

Kılıç vuran ok atan taş fırlatan

O zalimler ateş yakıp fırlatırlardı binalardan

 

Yaralı canına değince derdi garip canım vay

Zulm ve işkence ile dağıldı yuvam vay

 

Öldüğü zaman akrabadan ayrı düşen canım

Kılıçlara hedef olan güçsüz canım vay

 

Sonunda coşarak üzüntüleri oldu kebap

Yüzünü Mekke’ye doğru çevirip etti hitap

*

Bu rüzgâr beni zelil etti ya Hüseyin

Bundan sonra Kufe’ye gelme ya Hüseyin

 

Beni yalnız bırakıp başımdan dağıldılar

Bu zalimler vefasızdırlar ya Hüseyin

 

Ah sesime yardıma gelmedi hiçbir insan

Kanlı kılıçlara hedef oldum ya Hüseyin

 

Yaralı göğüslerimi oklara verdim nişan

Çarşı ve Pazar kan ile doldu ya Hüseyin

 

Garip yerde öldüm sana ulaşmadı ellerim

Kalbimde seni görmenin hasreti kaldı ya Hüseyin

 

Canım dudaklarıma geldi hiç kalmadı takatim

Derdimden olmadın mı haberdar ya Hüseyin

 

Kalmıştır iki yetimim kapılarda boynu bükük

Bilmem nerde görmek mümkün ya Hüseyin

 

Gül bahçesinin bülbülü ah vah deyip ağlamış

KUMRU her dem senin için ağlar ya Hüseyin

*

Derdini söyler akıtırdı gözyaşını

O halde atmıştır bir vefasız zulm taşını

 

Taş gelip Müslim’in alnına değdi

Mübarek alnı köz gibi yaralandı

 

Akardı o mübarek yüzünden kızıl kan

O anda utanmadı yine zalimin biri bir an

 

Bir taş alıp ağzına vurdu sıyrıldı

Bu zalimin taşından dişleri hep kırıldı

 

Dudağı yaralanıp ağzı kan ile doldu

Dedi ey Zalim! Kırılsın ellerin sana noldu

 

Beni ettin hasret Fatıma’nın Hüseyin’ine

O kederli perişan Müslim bulamayıp başka çare

*

Yetişti bir kapıya dayandı bir duvara:

O evin sahibi Hamra’nın oğlu zalim Bekr piç

Evinden çıkıp vurdu o mazlum Müslim’e bir kılıç

 

Kılıç başına deyip kalbi ateş tuttu yandı

Amcası Haydar-ı Kerrar Ali gibi yaralandı

 

Yaralarından kan akmıştır kalbi kebap oldu

Yanaklarına gözlerinin yaşı akar odlu

 

Dedi bana su veriniz imdat Müslümanlar

Yaralıyım kalmadı vücutta kan Müslümanlar

 

Birisi rahme gelip o zalimlerin soyu

Getirdi verdi Müslim’e bir kâse içinde suyu

 

Yeniden ateşlendi alıp içerken suyu yandı canı

Dişleri arasından döküldü suya kanı

 

Ağzından döküldü kan kâsenin içi doldu kan

Suyun rengi değişip dört bir taraf doldu kan

 

Suyu yere döktü gözleri yaş dolu bir ah çekti

Yüzünü Hicaz’a dönderip şöylece hitap etti

 

Vardım Kufe şehrinin içine canım ya Hüseyin

Belalı başımı saldım tufana ya Hüseyin

 

Sığınmaya kimsem yok garip ve yalnızım

İçtiğim suyu çevirdiler kana ya Hüseyin

 

Binaların üzerine çıkıp ateş dökerler başıma

Taş vurarlar bazıları da dişlerime ya Hüseyin

 

Hamra’nın oğlu Bekr vurdu bir kılıç bana

Bu yara ile zelil ve perişan öldüm ya Hüseyin

 

Ne kolunda kuvvet Müslim’in ne vücudunda takat

Bu halde iken hayasız millet bulmuştur fırsat

 

Vaveyla seslerini gökyüzüne ulaştırdılar

Hüseyin’in yardımcısı Müslim’in kollarını bağladılar

 

Müslim’i sürükleyerek doğruca Dar-ül-Emare’ye çektiler

Yanına tava varıp ağlayıp gözyaşı döktüler

 

Yaralarından kan akıp kabul etmez idi ilaç

Biri taş ile vuruyordu birisi dahi ağaç

 

Ey Kufe halkı günahsız kimsesiz Müslim’i vurmayın

Kolları bağlıdır rahm ediniz acıyınız vurmayın

 

Zulm edip göğüslerine işkence taşı atmayınız

İncitmeyiniz siz Müslim’i dahi komutanı vurmayınız

 

Annesi yoktur ki vay deyip açsın başını

Vefalı yardımcısı yoktur yalnız kalmış vurmayın

*

Müslim’i bu yaralı hali ile Ziyad oğlu Übeydullah’ın makamına sürükleyerek götürdüler. Übeydullah kibirlenerek Müslim’e ağır laflar söyledi.

Yezid ile davaya kalkışanların sonu budur dedi.

Müslim bu dünya rahatının değersiz olduğunu, kendilerinin Allah’ın rızayetini elde etmek için her türlü zorluklara razı olduğunu söyledi.

Müslim’in bu sözlerinden sonra, Ziyad oğlu Übeydullah sinirlenip, Müslim’in dam üzerine çıkarılıp kılıç ile başının kesilmesini emretti. Hainlerden zalimlerden birisine de bu vazifeyi verdi:

*

O hayasız edepsiz ve hain sabrı yoktur durmaya

Şiddet ile yürüyüp kılıç çekti Müslim’i vurmaya

 

Ne gördü bir nurani ihtiyar elinde Kur’an

Açmıştır başını Müslim’in başında duran

 

Zalim cellat bu vaziyeti görünce durdu

Kılıcı yere düştü ve titredi vücudu

 

Gelip İbni Ziyad’a bu vaziyeti verdi haber

Übeydullah bir başka zalimi gönderdi elinde hançer

 

Zalim hançer elinde Müslim’e hücum etti o asi

Bakıp gördü başı üzre durmakta İnsanların hayırlısı

 

Müslim’in yanında beyazlara bürünmüş peygamber

Saçılıyordu dört etrafa misk kokusu ve amber

 

Öteki zalim de korkusundan düşüp bayıldı

Üçüncü kez Übeydullah bir başkasını yolladı

 

Bekr oğlu idi giden elinde yalın kılınç

Ecel şerbeti yaklaştı Müslim’i almış idi sevinç

 

Yüzünü Hicaz’a taraf dönderip seslendi

Kerbela Hüseyni’ne şöylece söylendi:

 

Ey Allah peygamberinin sevgilisi sana selam olsun

Ey Kerbela sultanı Hüseyin! Sana selam olsun

 

Acaba yok mu haberin perişan amcaoğlundan

Kufe’de akrabasız kalmıştır sana selam olsun

 

Ekberi, Abbas’ı getirme Kufe’ye gelme

Bu insanların da vefa yoktur sana selam olsun

*

Kerbela sultanı Hüseyin’e selam eyledi

Bakıp gördü ki Kufeliler seyretmek için durmuşlar

 

Seslendi ey Kufeliler! Allah ısmarladık

Ömrümün sonunu perişan ettiniz Allah ısmarladık

 

Mektuplar yazıp beni bu şehre getirdiniz

Beni güzel konakladınız Allah ısmarladık

 

Yaralı vücuduma bin yara vurdunuz incinmedim

İşkenceye canımda yanıyor cismimde Allah ısmarladık

 

Benim başım kesilince seyretmeye durursunuz

Genç ve ihtiyar bu perişan halimi görür Allah ısmarladık

 

Beni bir yana koyunuz iki oğlum var burada

Bari yavrularıma acıyınız Allah ısmarladık

 

Bu kanlı gömleğimi nolur gönderiniz bari

Fatma’nın oğlu Hüseyin’e armağan Allah ısmarladık

 

Sözlerini tamamlayınca canı gönülde çekti ah

Dedi ki eşhedü en la ilâhe illallah

 

Kılıç boğazına varınca gözlerinden yaş aktı

Hicaz semtine bir ya Hüseyin deyip baktı

 

İmam yardımcısını o imansız Kufeliler

Kolları bağlı zulm ve işkence ile kurban kestiler

 

Katil Müslim’in başını eline alınca muradına yetti

Müslim’in yaralı vücudunu damın üstünden aşağı attı

 

Bu hali görenlerin yüreğini yaktı

Hasret ve vaveyla sesleri göklere çıktı

 

O evsiz Müslim kızıl kana boyandı ey vah

Ağıtlarla feryatlarla gökler doldu ey vah

 

Cennete gönderdiler Ali’nin gül bahçesinin bülbülünü

KUMRU tüm sevenlerle ah çekti figan etti eyvah

 

KUFE ŞEHRİNDE MÜSLİM’İN EVLATLARI İBRAHİM İLE MUHAMMED’İN OLAYI

Kufe belalı ve kederli Müslim şehid düştü

Ecel şerbetini başına çekip yudum, yudum içti

 

İki yetim yavrusu Şerih’in nale çekerler idi

Gece gündüz ağlar sızlar boyun bükerler idi

 

Bir evde oturmuşlar idi iki nazlı uşak

Baba yetimleri köşelerde annelerinden uzak

 

Gece sabaha kadar rahat etmezler idi

Su içmezler idi yemek de yemezler idi

 

Şerih bir gece kapılarından baktı içeri

Şöyle konuşuyorlar idi o Ali’nin yetimleri:

 

Gel ey gurbette perişan ve garip olan baba vay

Gel ey çöllerde vücudu kefensiz kalan baba vay

 

Ölünce başının üzerinde okunmamıştır Kur’an

İki yetim yavrundan hasret ayrılan baba vay

 

Başının yarasını kim bağlayıp gözyaşını kim sildi

Kim oldu gözlerinin kanını silen ey baba vay

 

Zor kara günlere kaldı iki yetim yavrun

Kara günümüzde bizleri bir bilen yoktur ey baba vay

 

Ana uzak bacı yok akrabaya ulaşmaz elimiz

Ey garip elimizi Medine şehrinden kestin baba vay

 

Kendin canını kurtardın böyle musibetten

Belalı başımıza kül döktün ey baba vay

 

Anne dizinin üzeri yavruya iyidir hem rahat

Keşke bizleri de gönderen olaydı ey baba vay

 

O ev sahibi bu sözleri duyunca yandı

Dolandı başlarına pervane gibi yandı

 

Kesinlikle sizi salayım şehrin doğru yoluna

Bundan sonra gidiniz varınız Fatıma’nın kızlarına

 

Bu sözleri işitince o zavallı İbrahim

Şerih’in eteğine yapıştı o başı belalı yetim

 

Ağlayarak dedi bak bizim perişan halimize

Ne anne var ne de baba çekeydi nazımızı

 

İki yetim bu evde vermiştir nefes nefese

Kolu kanadı kırık kuş gibi düşmüşüz kafese

 

Babamızın şehadetinden sonra düştük bu derde

Rahat uyumayı bırakıp yatmışız kuru yerde

 

Vatan ismini duyunca ateş düşer canımıza

Özellikle bir bacımız var düştükçe aklımıza

 

Amandır bırakma ki bu zulm kederinde yanalım

Hicaz’a gidip anne kucağına sığınalım

*

Ev sahibi Şerih bu sözlere dayanamadı, Müslim’in yetimleri Muhammed ile İbrahim’i annelerinin yanına göndermeye karar verdi.

Şerih bir gece oğlunu o mazlum yavruların yanına kattı, oğlum dedi bunları götür Hicaz’a giden bir kervana teslim et. İki yetim yavru el ele tutup korkudan titreye titreye yola düştüler, bir saat yol aldıktan sonra kulaklarına karşı dağın eteklerinden bir çan sesi geldi.

Şerih’in oğlu daha ileri gitmedi, haydi hızlı yürüyüp bu kervana katılın ulaşın, sizi ancak o kervan annenize ulaştırır dedi.

Yetimler el ele verip ağlaşarak kervana ulaşmak için kervanın peşine düştüler.

Gece karanlık, çölde yol yok. Yavrular küçük. Kervanın kalkması bir saat olmuş, ne kadar koştuysalar kervana varamadılar. Çölde yollarını kaybettiler. Ayaklarına kum doluyordu, derileri soyuldu. Sabaha kadar böyle garip ve boynu bükük dolaşıp durdular.

Sabahın erken vakitleri idi bu yetim yavrulara İbni Ziyad’ın askerleri rastgeldi, kim olduklarını sordular. Minicik yavrular belki faydası olur diye Müslim’in çocuklarıyız dediler.

Askerler bunları tutup doğruca Ziyad oğlu Übeydullah’a getirdiler.

İbni Ziyad yavruları zindana attırdı, zindancı Meşkur’a emir verdi ki:

*

Çok dertli Ukayl’ın torunlarıdır bu yetimler dedi

Zindana salmak için işte bunlar sana teslim dedi

 

Bunların boyun ve ayaklarına vurasın zincir

Sıcak suyu hem kuru ekmeği onlara gıda ver

 

Kuru yer üzre yatsınlar bunlara verme döşek

Böyle emir etti o eşek oğlu eşek

 

İtaat etti Meşkur emir ve desturlara

Götürdü onları bu sebeple saldı zindana

 

O Ali’yel Murtaza’nın gül bahçesinin bülbülünün gülleri

Kaldılar zindan içinde Yusuf peygamber gibi halleri

 

Yaralı göğüslerinden ayrılık ateşi fışkırıyor

Yattıkları döşek yer baş koydukları toprak oluyor

 

Su ve yemek yoktur kalmışlardır susuz ve aç

Üzerlerine örtmek için kuru hasıra muhtaç

 

Çok yatmışlardır aç susuz kuru yerlerde

Bedenleri düşmüştür sonunda çaresiz derde

*

Ayrılık, hasretlik, açlık susuzluk yetimlerin canını doyurdu, bir gün İbrahim ne olursa olsun ben bu zindancıya yalvaracağım dedi:

*

O yavrular konuşurken zindan kapısını açılır gördü

Zindanın ihtiyar gardiyanı o Meşkur içeri girdi

 

Elinde sıcak su birazda kuru ekmek bıraktı

Meşkur yemeği bırakıp konuşmadan dışarı çıktı

 

İbrahim’in dudaklarının kanı kaçmıştır bak gör

Yapıştı eteğine dedi biz yetimlere acı ey Meşkur

 

İbrahim dedi söyle bana Peygamberi tanır mısın?

Vefalı göklerin Ay ve Güneşini tanır mısın?

 

Arapların Muhammed’i Peygamberlerin sonuncusu

O melekler grubunun sultanını tanır mısın?

 

Bu Kufe şehrinde Mihrap’da al kana boyanan

Necef çölünde yatan sultanı tanır mısın?

 

Müslümanların işkencesi ile sakat olan Zehra’yı

Günahsız kaburgası kırılan Fatıma’yı tanır mısın?

 

Ölünce ciğeri yetmiş iki parça olan imamı

O günahsız Hasan-ı Müçteba’yı tanır mısın?

 

Hicaz sultanı olan Kerbela’da perişan Hüseyin’i

Kıyamette sevenlerine şefaatçıyı tanır mısın?

 

Meşkurbu sözleri duyunca gözlerinden döktü kan

Dedi söylediğin o isimlere olayım ben kurban

 

Meşkurun bu sözüne o kalbi yaralı çocuk etti cüret

Çok ağladı dedi ey yaşlı amca bize yardım et

 

Ölünce bedeni kefensiz kalan garip ve fakir

O kefensiz babam Müslim’i tanrı mısın?

 

Duyunca Müslim’in adını çekti ah o dindar

Yanağına döktü gözyaşını yağıyor sanki gelmiş bahar

 

Resmi libasının altından kara giysisini gösterdi

O Müslim’e o kahramana ben olayım kurban dedi

 

Ali sevgisi zindancı Meşkurda sel oldu

Kucaklayıp iki günahsız yavruyu kucağına aldı

 

Düşüp ayaklarına iki dertli çocuğun

Kelepçelerini gevşeltip zincirlerini açtı o gün

 

Yanına alıp onları uzak etti şehirden

Son derece hürmet ile özr istedi onlardan

 

İki gözlerini öpüp geçti sağ ve soluna

Getirdi o yavruları ta Kadsiyenin yoluna

 

Yüzüğün çıkarıp verdi onlara nişan

Dedi bu yolu tutup ediniz onda devam

 

Kadsiyede bir imanlı kardeşim var can

Bu yüzüğü veriniz ona durumunuzu ediniz beyan

 

Her türlü isteğinizi hemen yerine getirir

Sizi Hicaz’a götürüp annenize yetirir

*

İki yetim yola düştüler, sabah olunca Übeydullah yetimlerin zindandan bırakıldığını öğrendi. Zindancı Meşkur’u yanına sesleyip çocukları niçin bıraktığını sordu. Zindancı dedi ki: Behey zalim! Sen bunların babalarını bin zulm ile şehit ettin, Ali dostlarının kalbini kan ettin, bu bir karış yavrularından ne istersin ben o yavruların peygamber neslinden oldukları için serbest bıraktım.

Vali yani Ziyadoğlu Übeydullah bu sözlere çok sinirlendi, Meşkur’un kırbaçlanmasını ve de dayakla öldürülmesini emretti.

Zavallı zindancıyı kırbaçlayıp dayak ile döve döve öldürdüler.

Son anlarda zavallı Meşkur’un susuzluktan canı yandı bir bardak su istedi vermediler. O anda Şah’ı merdan Ali’yel Murtaza elinde bir tas su ile Meşkur’un yanına vardı. Meşkur onun mübarek yüzünü ve elindeki suyu görünce sevindi kalbi şad oldu ve o anda da ruhunu teslim etti.

Biz haberi Müslim’in yavruları Muhammed ve İbrahim’den verelim. Çöllerde hem bir yol arar giderler hem de şöyle söyleşirlerdi:

*

Gençliğimizi perişan eyleyen baba vay

Bizi bu kara günde kalbi kanlı bırakan baba vay

 

Kufe şehrinde bedeni kızıl kana boyanan

Yaralı vücudu bin parça doğranın baba vay

 

Başını kim kesip astı ağaçlara

Bu zulmü sana Kufeliler ettiler baba vay

 

Haberin yok mudur yetim kalan oğlundan

Bedeninde ruhu kalmamıştır ne de cismi baba vay

 

Senin ak sinen üzerine yatan o yetimlerin

Gözleri yaşlı yaşlı çöllere düştüler baba vay

 

Karanlık gece uzak yol ve piyadelik derdi

Kime sığınalım bir yol gösterenimiz yok baba vay

 

Felek bizi uzaklaştırdı senin gibi babadan

Çöllerde aman baba deyip gezeriz baba vay

 

Bu defa bir de zalim eline düşersek öldürürler bizi

Bizim bu perişan halimize çare bulan yok baba vay

*

Çöllerde sabaha kadar hem söyleyip hem ağlayarak o zavallı iki yetim yavru dolaştılar.

Sabah açılırken bir baktılar ki dönmüş dolaşmış yeniden Kufe şehrinin kenarına gelmişler.

Artık gözlerinde ışık dizlerinde kuvvet kalmadı, Bir çeşmenin çukuruna büzülüp korkudan bir birlerine sarıldılar. Uyku gözlerine indi, uyuya kaldılar. Güneş çıktı, yetimlerin yüzlerinde ter tomurcukları toplanmış idi.

Kufe’li bir kadın testilerini almış, suya gelmişti. Çeşmenin çukurunda gördü ki iki nur topu gibi çocuk birbirine sarılmış melekler gibi uyuyorlar.

 

Gül yüzleri yorgunluktan ağaç yaprağı gibi sararmış.

*

Seslendi ey göz nurları siz kimsiniz

Yüzleriniz biri güneş biri Ay gibi kimsiniz

 

Suratınız da peygamberin safa ve nuru

Kimler koydu sizleri sokaklarda, kimsiniz

 

Yetimler gibi eli koynunda boynu bükük

Sizi görünce ateş gibi alevlenir kalb, kimsiniz

 

Ne korkudur ki bu kadar düşmüştür canınıza

Dudağınız diliniz kurumuştur, kimsiniz

 

Bana söyleyin siz hangi gül bahçesinin bülbülüsünüz

Dertli KUMRU gibi ah edip ağlayan kimsiniz

 

Muhammed kadına bakıp kebap oldu ciğeri

Dedi sorma ki biziz Müslim’in yetimleri

 

Bu uğursuz çölde perişan iki kardeş

Allah rızası için bu sırrı açıklama etme farş

 

O güzel huylu keniz bu sözü duyunca ateş düştü canına

Canını feda etmek için kapandı ayaklarına

 

Ağlayarak dedi ey bela bahçesinin bülbülleri

Bu günkü gün bin can olsun size feda der dilleri

 

Garip canınızın canı gönül ile kurbanı benim

Ne kadar derdiniz olsa bile ilacı benim

 

İsmim Fatımadır Ali dostlarının kurbanıyım

Vefalı insanlar babanız Müslime yas tutanlardanım

 

Onlar sizi görseler aziz canları gibi sizi saklarlar

Size hürmet ederler yanlarından ayırmazlar

 

Geliniz götüreyim sizi bir zaman olunuz rahat

Anne olayım ben bacınız sizlere olunuz rahat

 

Sonra o keniz yanına salmıştır o imam evlatlarını

Getirdi evine yavruları dinledi dertlerini

 

Dedi: Üzülme ki dostumun göz nurlarını getirdim

Bir can senindir bende iki can getirdim

 

Gittim ki çeşmeden getireyim bir tek testi su

Aslında acınacak bir çeşmenin yavrusunu getirdim

 

Bir yıldır tutuyordum Müslim’e yas bildim

Ey Müslim! Oğlanlarını bugün sana misafir getirdim

*

Kadın Müslim’in yetim yavrularını kendi evinde bir zaman misafir etti, doyurdu giyirdi, rahat etmelerine özen gösterdi. Ancak bu hoş fıtratlı kadının Haris isminde bir kocası var idi.

Haris melun ve zalim bir insan idi. Bir gece çocuklar garip hallerine ağlaşırken seslerini duydu, gidip kim olduklarını sordu, Şehid Müslim’in yetimleri olduklarını öğrenince dedi ki:

*

Seslendi ki bülbüller düştünüz tuzağa ey garip

Gerek sizi öldüreyim Fırat kenarında götürüp

 

Kufe şehrine götürmek için gerek başınızı keseyim

Kufe Valisi İbni Ziyad’dan çoklu bahiş alayım

 

Yapıştılar Haris’in eteğine o mazlum yavrular

Sızlayarak ağlayarak gözyaşlarını döküp dediler

 

Hedefin mal ise ey zalim kalbi kara

Kölelerimdir deyip bizi satmak için götür pazara

 

Kabul etmez isen bizi götür İbni Ziyad’a

Zalim ve fasık Haris sözlerini dinlemedi o anda

 

Önüne salmıştır başları açık sineleri dağlı

Çıkardı kuru çöllere saldı kolları bağlı

*

Evin sahibi kadın Müslim’in yavrularını kolları bağlı kurbanlık koçlar gibi giderlerken görünce kendisini tutamadı, dedi ki:

*

Evim ağıt sesleri ile harabe olmuştur vay

İki gencecik konuğum düşmüştür belaya vay

 

İşkence ile dağılan yuvam evim vay

Müslümanlardan utanan garip canım vay

*

İki yetim dökmüştür hasret ile gözyaşını

Koymuştur birbirlerinin kolları üstüne başını

 

Vaveyla ağıtları ile gökleri ve yeri dağladılar

Dudak dudağa koyup birbirlerini kucakladılar

 

Sonunda o kimsesizleri bedbaht Haris ve zalim

Çekerdi onları bin zillet ile Fırat suyuna hain

 

Oğlu ile kölesini de almıştır kendi yanına

Haris’in hanımı ardınca açmıştır başını vaveyla

 

Fırat’ın kenarında kılıcını verdi öz kuluna

Başlarını durma vur dedi o melun öz kuluna

 

Haris’in kölesi eline kılıcını alıp çekti başını

Yavruları öldürmek için aldı eline başlarının saçını

 

Tam bir dikkat ile baktı onların yüzlerine

Hilal gibi sarı rengine ve ağlayan gözlerine

 

Kılıcını yere atıp ağlamaya başladı

Dedi kesilsin ellerim ben dökersem böyle kanlı işleri

 

Cehennem ateşi gibi ateş tutmaya başladı Haris

Kılıcı kölesinden alıp kendisi hücum etti pis

 

Vurdu kölesine kin ile keskin kılıcı

Canını çıkardı öldürdü o zalim can alıcı

 

Ondan sonra kılıcı alıp verdi oğluna

Dedi hücum et yavrum sen Müslim oğluna

 

Savurdu toprağı başına o insaflı genç

Ellerim kesilsin bunlara vurursam kılıç

*

Ne zulümdür utan ey hayasız peygamberden

Haberin yok mudur kıyametin azabından

 

Sen olmuş idin Müslüman bu işi işlemez Yehud(i)

Bu zulmü Müslümana etmez idi Nemrud

 

Bunlar sana ne yapmışlar ey yeryüzünün zalimi

Nolmuş sana ki öldürürsün günahsız iki yetimi

 

Oku hemen eline aldı o pis melun Haris

Kendi oğlunu öldürüp kalbi rahatladı pis

 

Bu duruma çaresiz hanımı yanıp yakıldı

Başını açıp kocası Haris’e doğru atıldı

 

O hayasız zalim imansız melun hain

Elinde kanlı kılıç gözlerini bürümüş kin

 

Hanımını da o anda vurup yaraladı

O zavallı ruhsuz hanımı toprağa yıktı paraladı

 

Harisin iki gözü de kanlı çekti zulm kılıcını

Peygamber güllerini öldürecek alamadı hıncını

 

Zavallılar dediler mühlet ver ey Haris

Edelim bari halimizi beyan Vasiyet ile Haris

*

Mehmet açtı ağzını dili ile eyledi halini beyan

Dedi aman ey anne can vasiyetimi uygulan

 

Kesince başımızı bu insafsız zalim

Annemiz yoktur ardımızca yas tutsun bizim

 

Biz ölünce çıkarınız bizim gömleklerimizi

Kefen bulamaz olursanız çıplak defnedin bizi

 

Merhamet et bu iki ağlar yetime taze cana

Boya gömleğimizi büsbütün kızılkana

 

Haber vermeyin kimse yanıp yakılmasın acımıza

Gömleğimizi gönderiniz anamızla bacımıza

 

Sonra hücum etti İbrahim’e o zalim Haris

Boğazına yapışıp koydu boğazına kılıcı pis

 

Mehmet dedi aman dökme bu gözyaşımı

Kardeşim küçüktür önce kes benim başımı

 

Mehmed’e yetişince o Ehl-i Beyt düşmanı

O bahtı kara aldı eline bir mendil görmesin o anı

 

Garip kardeşinin tuttu kıbleye yüzünü

O anda bağladı mendil ile iki gözünü

 

Ağlayarak dedi ey bela çeken başım

Babamın nişanesi pek nazlı kardeşim

 

Haris başımı kesince sen kılıca taraf bakma

Çocuksun ağlama ey sultanoğlu kardeşim korkma

 

Haris imanı terk edip dinden de çıktı

Zulm ile peygamberin yuvasını yıktı

 

Ne Allah’tan korkusu var ne de peygamberden

Utanmadan kılıç çekip koydu boynuna hançerden

 

Görünce hançeri o kimsesiz çekti bir ah

Dedi ki eşhedü enla ilahe illellah

 

Gözlerini çevirip Necef’e doğru baktı

Göz baktı, yaşı aktı boğazından kan aktı

 

Kesti başını ikinci küçük kardaşını

Tüm dostların döktü kanlı gözyaşını

*

Haris’in zulmü gökyüzünü dağladı

Zalimlerin kötülüğü gökyüzünü dağladı

 

Cennet’i âlâ’da kederli peygamber ağladı

Sultanlar sultanı Necef Şahı Ali’yi dağladı

 

Saldı dünyaya zulm ateşini yeniden

Kadınların hayırlısı hazreti Zehra’yı dağladı

 

Soldurdu gülistanda iki gonca güllerini

Dert bahçesinde KUMRU ciğerini dağladı

 

Sonunda o dinsiz zalim dini paraya satıp

İki bedenlerini Kahr ile Fırat suyuna atıp

 

O başları getirip toprağa gizledi

Kufe şehrine doğru hızla devam eyledi

 

Vardı ibni Ziyad’ın huzuruna o Allah’ın düşmanı

Çıkartıp koydu yere cehennemlik istedi yansın canı

*

Ziyad oğlu Übeydullah, bu duruma çok kızdı. Babalarını öldürdüm fakat yetimlerden intikam almak görülmüş şey değildir, sana kim öldür diye emir verdi dedi.

Mecliste bulunan Mukatele adlı birisine emir verdi, Haris melunun kollarını bağlattı. Fırat kenarına götürüp pis cesedini melun başından ayırdılar.

*

Evet, kim zulüm etse Fatıma’nın evladına

Sonunda kendi de düşer her türlü belaya

*

HAZRETİ İMAM HÜSEYİN’İN MEKKE ŞEHRİNDEN KUFE ŞEHRİNE HAREKETİ

Attı zamana da felek zulmün binasını

Doldurdu yeryüzüne dünya zalimlerinin belasını

 

Yabancılarla devamlı olmuştur dost kârını

Yakmıştır ateş içinde manevi dostlarını

 

Bir içim bade verse nice bin dert verir

Tarih zulm ve bela binasını yazmıştır görür

 

Üst üste döktü Ali evlatlarının derdini

İlacı bulunmayan bir derde saldırdı her fendini

 

Peygambere dert velilere keder gösterdi sefasını

Yoktur sevgisini gören Feleğin vefasını

 

Küçültmüştür dünyayı Peygamber evlatlarına

Kondurdu Kerbelâ’ya belalı tufanı canına

 

Din sultanı vatan dostu düştü dillere

İmamoğlu Kasım’ın yaktılar toy kınasını ellere

 

Keder yazmakta böyle ettiler değişiklik

İnsanlar arasında emsalsiz Ali oğlu Hüseyin’e şehidlik

 

Yahya peygamberin yerinde kesin oturmuş idi

Geçirdi birçok zaman o evde günlerini

 

Bu kadar zaman içinde Şam’dan Yezid melun

Uygun gördü pek çok zulmü o pis zalim melun

 

O imamı tutuklayıp veya şehit edin dedi yezit hain

Bu olaydan gizlice haberdar oldu imam Hüseyin

 

Zilhicce ayının sekizinci günü Mekke’de

Mecbur ayrıldı oturmadı kalmadı Mekke’de

 

Yanında toparlanmıştır yedi yüz kişi dost can

Mekke’yi ziyaret edip çıktı tavaftan o imam

 

O yolda hayli bir zaman yol yürüdü

Kufe’ye gidiyordu sevenler hemen yolu bürüdü

 

Kalbi ah ile dolu sinesi dağlı ayrılıktan

Tam ciddiyet ile olmuştur yolcu Irak’a mekândan

 

Yürekte kalbi parçalanmış sinesinde ayrılık derdi

Tevcih ile Irak memleketine hareket eyledi

 

Müslim’i hatırladıkça gözyaşı oluyordu kan

Gelen giden yok idi kalmış idi perişan

*

Kufe şehrinden ve de yardımcısı Müsli