TEBDER KURULUMUDUR
MANA YAZILARI
ALEVİLİK İNANCININ ÖZLERİ

Düşkünlük

DÜŞKÜNLÜK

Alevilikte Düşkünlük

Bir diğer önemli Alevi toplumsal kurumu da Düşkünlüktür. Düşkünlük kurumu geçmişte çeşitli nedenlerle ortaya çıkan suçların değerlendirmesini yaparak toplumsal düzenin sağlanmasında önemli bir rolü üstlenmekteydi. Alevi toplumsal yaşamında “razılık” konusu büyük önem taşımakta olup, Aleviliğin temel ibadeti olan Cem ibadeti katılanlar birbirinden razı olmadan başlamaz, önce razılık alınırdı.

Birbirleriyle konuşmayan, dargın olanlar Dedenin huzurunda mutlaka barıştırılır, barışmayanlara çeşitli yaptırımlar uygulanırdı. Düşkün olan kişiler toplum tarafından dışlanır, hatta sürgün bile edilirlerdi.

Halk Mahkemesi olarak da nitelendirilen Düşkünlük Meydanı başka bir deyişle yargılama süreci kısaca şu şekilde işler:

A- Haksızlığa uğrayan ve/veya buna şahit olanlar ve hatta vicdan azabı duyan suçlu kişi Dede’ye bu konuyu iletir. Bu konunun Dede’ye intikali, Cem sırasında olabileceği gibi Cem dışındaki bir ortamda da olabilir.

Düşkün kişi Talip veya Dede olabilir. Tek farkla ki Dede’yi onun bağlı olduğu Dede yani Piri veya Pir’inin de bulunduğu Dedelerden oluşan bir grup Dede yargılar.

Düşkün ilan edilen Dede posta oturamaz, başka bir deyişle Dedelikten men edilir.

B- Dede bu duyum üzerine konuyu Cem esnasında gündeme getirebilir veya konu yine olayın tarafları veya şahitlerince Cem meydanına getirilebilir. Meselenin Cem’e getirilmeksizin karşılıklı razılıkla çözüldüğü durumlar da mevcuttur. Ancak genel kural, sorunun Cem’de çözülmesi şeklinde olmaktadır.

C- Cem sırasında konunun tarafları dinlenir. Dede, Cem Erenleri olarak anılan Cem’in özellikle dedesoylu yaşlılarının ve hatta cemaatin de görüşüne başvurmak suretiyle, karar verir. Eğer Dede cemaate sorunla ilgili danışırsa talipler “Dilli başlı mıyım Erenler?” diyerek söz isterler ve Dede’nin oluruyla görüşlerini ifade ederler.

D- Topluluk huzurunda Dede’nin açıkladığı karar kesindir. Nadir hallerde Dede karar vermekten kaçınarak konuyu Pîrine havale edebilir. Yine istisnai durumlarda düşkün, Anadolu’daki Alevilerin Düşkün Ocağı olan ve Erzincan’ın Ocak Köyü’nde bulunan Hıdır Abdal Ocağı’na veya Hacıbektaş İlçesinde bulunan Çelebilere yollanırlar.

Suçlanan kişi veya kişiler cezalandırılabileceği gibi affedilebilirler de. Verilen cezalar maddi veya manevi olabilirler.

E- Bazı hallerde sitemi kesilen (cezalandırılan) kişinin verilen karara uymadığı yani maddi-manevi cezasını yerine getirmemesi nedeniyle konu yeniden Dede’ye getirilebilir veya yukarıda belirtildiği gibi, iki üst makama yollanabilir.

Cezanın ağırlığına göre düşkünlük cezası toplumdan dışlanmaya kadar varabilir. Toplumdan dışlanan kişiyle ailesi dahil herkes ilişkiyi keser, Cem ve cemaatlere alınmaz. Kurban kesemez, kurban lokması yiyemez. Bazı bölgelerde bu toplumdan dışlanmışlık yıllar sürer. Ancak Dede’nin huzurunda toplanan cemaat affedilmeyi sağlayabilir.

Düşkünlük bir Alevi için çok büyük bir küçümsenme ve dışlanmayı beraberinde getirir. Düşkün’e ailesi dahi sahip çıkamaz; düşkünün musahibi de manevi açıdan topluluk önünde sıkıntılı durumdadır, çünkü onun yol kardeşi artık içinde yaşadığı toplumun dışladığı bir kişi olmuştur.

Kişinin işlediği “Yol”a aykırı her fiilin ayrı cezası veya karşılığı vardır. Düşkünlerin aldıkları bu cezalara Aleviler’de “sitem” de denilir.
İlk elden şunu belitmekte yarar görüyorum.
Düşkünlük pirin takdiridir.
Cevaplarım sadece beni bağlar.
O nedenle fetva verir gibi değil bilebildiğim kadarıyla cevap veriyorum.

1- Alevilikte düşkünlük nedir?
Muhammed- Ali Yolu'nun temel yasaklarına uymamak düşkünlüktür.

2- Bir alevi hangi hal, hareket ya da olayın sonucu düşkün sayılır?
a- Alevi olmayan biriyle evlenmek.
b- Kız kaçırmak, birine kaçmak.
c- Evladını Alevi olmayan biriyle evlendirmek.
ç- Eşini boşamak.
d- Eşini aldatmak.
e- Kuma almak, kuma olarak gitmek.
f- Cana kıymak.(İnsan öldürmüş olmak)
g- Müsahip kardeşlikten dönmek.(İkrarın da durmamak)
Eksiklikler veya hatalar bana aittir.

3- Düşkünler yola zarar vermişler midir? Vermişlerse ne gibi zararlar? (örneklerle)
Düşkünler yaptıkları kabahatleriyle toplumun yola olan bağlılığını ve saygısını zedelemiş olabilirler.

4- Düşkünlüğün yaptırımı nedir?
Eskiden sosyal ilişkilerden soyutlanırmış, öyle duyduk.
Şimdi ise Zöhre Ana'nın yürüttüğü ceme girerken -görgüsüne göre- düşkün olduğunu ifade eden bazı sembollerle irşad edilir.
"Bundan sonra İnsan olması" , "Zararın neresinden dönülürse kar olacağı." nasihatiyle topluma yararlı bir insan olması öğütlenir.
Hak tarafından ne ceza verildiğini biz hiç bir zaman bilemeyiz.

5- Bazı dedelerin düşkünleri toplumdan soyutlama çabaları doğru mudur?
Ben pirimden daima insan kazanmayı, birlik- beraberliği gördüm.
Günümüzde "dede" etiketli hocaların bu anlamda hiç bir icraatını doğru bulmuyorum.
Mürşit "Hak"tır, "nur"dur, "bir"dir.
O mürşit Zöhre Ana'dır.
DÜŞKÜNLÜK

DÜŞKÜNLÜK

VE

DÜŞKÜNLER OCAĞI PİRİ

HIDIR ABDAL

Gülağ Öz

 

Toplumsal yaşamın devamlılığını sağlayan kurallar bütünlüğü Alevi Bektaşilikte hukuk sistemi
olarak algılanır.Bu sistem içerisinde önemli bir yere sahip olan kural ise düşkünlük olarak adlandırılmaktadır.

Türk toplumunca Osmanlı devletinin kuruluşundan 15.yy sonuna kadar bir bütünlük içerisinde ürütülen
hukuk sistemi,Halifeliğin Anadolu’ya getirilmesi sürecinde bütünlüğünü
yitirerek iki farklı sistem ortaya çıktı.Bunda Osmanlı yönetiminin yeni bir
sistemle bütünleşmesi,yani halifeliği de içine almasıyla Alevi
Türkmenler’de bu yeni sisteme uyumsuzlukbaşladı.Kendini daha özgür gören Türkmen
kendi gelenekleriyle bu yeni sistemi bağdaştıramadı.Ve dolayısıyla
kendine özgü hukuksal sistemde ısrar etti.Osmanlı devlet yönetimi ise kendi
halkından olan bu gurubu kendi sistemi içerisinde eritmeğe ve var olan geleneklerini ortadan kaldırmağa
başladı.Buna direnen Türkmen Alevileri kendi sistemlerinde ısrarcı olunca devlet sistemiyle Alevi Bektaşi sistemi hep
çatışma içerisinde oldu.Ta ki Osmanlı yıkılana dek.

Bütün baskı ve asimilasyona karşı Alevi Bektaşi cem törenleri gerek inanç gerekse sosyal olayların birlikte
yürütüldüğü toplantılar hukuk sistemine ağırlık vermiştir.Bu sistem günümüze
kadar yaşaya gelmiştir.Bu gün sembolik de olsa bu kurallar, bazı bölgelerde
halen uygulanmaya devam edilmektedir.1950 li yıllara kadar hiçbir
Alevi-Bektaşi’nin devlet adliyesinde davaları olmamıştır.Demek ki zamanla bu sistem oturmuş,toplum tarafından
benimsenmiş,toplumu daha da birlikte tutmaya,az suç işlemeye alıştırmıştır.

“Bu kurallar soyut,o toplumun dışında bir irade tarafından dayatılan ve topluma yabancı olan kurallar
değildir.Tersine maddi hayatın devamı için zorunlu ve bizzat toplumun
kendisinin deneyimleriyle,kolektif belleğiyle koyduğu kurallardır”[1]Bu
kurallar cem törenlerinde dedenin başkanlığında,toplumun önerileri ve
tanıklığında oluşturulan kurallardır.Bir bakıma demokratik hukuk
kurallarıdır.Bu kurallar suçlunun dede huzurunda,halkın karşısında bizzat dara çekilmesi ve suçun belirlenmesi sonucu
yerinde belirleniyor.Toplumsal sözleşme yapan canlar bu kurallara uymak
zorundadırlar.Çünkü ceme giren her bir can görülüp ikrar almıştır.Bu durumda
kuralların belirlenmesinde de bir bakıma hukuk koyucu durumundadır.

Düşkünlük alevi literarurunda “yol terbiyesine aykırı davranan,suçlu kimse”[2]
Ayrıca topluluktan kopartılmak dışarıya atılmak,soyutlanmaktır. “Bektaşi ve Alevilerde
(keza Tahtacılar’da)suç işleyene düşkün ve bu hale düşkünlük derler”.”Yolun
yasakladığını yapan düşkündür.Yoldan sapanlara,düşkünlere cezayı
dedeler,babalar,mürşit ve uyarıcılar verir”.[3]

 

Alevi Bektaşi hukukunun bir parçası düşkünlük Osmanlı hukukundan tamamen ayrı özgün ve kendisine has bir
hukuktur.Alevi hukuku yani düşkünlük bir varolma,kendini yenileme,kuşaklara
aktarım kuralları bütünüdür.

Özü dayanışma,yaşama,varolmaya dayanmaktadır.Bunun için de bencilliği ve dolayısıyla benliği ortadan
kaldırmaya yöneliktir.”benlik”düşkünlük hukukunda kötü bir şeydir.Bir kişi
bilmeyerek ben sözcüğünü kullanırsa,arkasından mutlaka benliğe lanet okur.Bunun
da toplumsal dayanışmayı bozacağı düşünülür.

Uygulanan hukuk sisteminin tamamına düşkünlük adlandırmasını yapmak konuyu daraltır.Geneline alevi hukuku
demek daha doğru olur.Düşkünlü ise Alevi hukukunda bir kuraldır. Alevi hukuku,dolayısıyla düşkünlük kaynağını toplumsal sözleşmeden alır.Ve temellerini ve yargılamalarını da buna dayandırır.Toplumsal sözleşmeye
imza atmış,yani ikrar vermiş her can bu kurallara uymakla yükümlü hisseder
kendisini,Yaşamındaki davranışlarını da bu kuralların sonuçlarını düşünerek
belirler.Yani düşkün olmamaya çaba gösterir.Çünkü düşkünlük,yoldan atılmak
alevi-bektaşi toplumunda ağır bir ayıp olarak algılanır.

Düşkünlük ve görgünün amacı öbür dünya ,cennet,cehennem korkusu olmayıp,
bu dünyaya yöneliktir.Herkes bu dünyada toplum karşısında hesap vermekle
yükümlüdür.Kişi toplum karşısında aklandığı oranda toplumla uyum
sağlayacaktır.Aksi halde toplumdan dışlanacak,düşkün olacaktır.Tarihsel
süreçler içerisinde kuralları belirleyen Buyruklar yazılmıştır.Bu buyruklar
alevi toplumu için,sözleşme imzalamış,yola girmiş kişi için emirdir.Bu anlamda
önemli olan toplumdan rızalık almaktır.Rızalık ölmeden önce ölmek anlamını
bütünler.

Kişinin düşkün ilan edilmesi yaptırımı olmasa da, büyük ayıp olarak algılanır.O kişi toplum karşısına
çıkamaz.Komşusunun kapısından geçemez,erkekse kimse kız vermez.kız ise talibi
çıkmaz.Bir tek kibrit çöpüne gereksinimi olursa kimseden alamaz.Ana ve babası
dahi kardeşleri,bir cümle akrabaları asla kendisiyle konuşmaz.Yardımcı
olmaz.Eğer yardımcı olur,kuralları bozarsa o da düşkünlük cezasına çarptırılır.

Ancak “dara durup görülmeden hiç kimse düşkün ilan edilemez”[4] Alevi ve Bektaşi bir tanrısal inanç içerisinde bu dünyanın hakkını bu dünyada vererek,bu günkü hal ve gidişimizden dünya ötesi yaşamdan da bir
sorumluluk bulunduğuna inanarak(eline diline,beline sahip olma ahlak ve yasası içinde bulunmaktır.Bir bakıma
hayata tatlı bir bakıştır[5] Bu durumda içsel olaya değer verme,haram şeylerden kaçınarak,helal yiyip öyle
yaşayacaktır.Hatır gönül yıkmayacak,kendisine ait olmayanı kendinin olarak
görmeyecektir.Eline diline,beline sahip olurken,aşına,eşine,işine de sahip
olmayı ön plana alacaktır.Dedikodulardan şiddetle kaçınacak,dedikodu
yapmayacak,Ben bilirim,benim,ben gibi bencil davranışlar içinde
bulunmayacaktır.

Bütün bunlar toplumsal sözleşmenin getirdiği cem kurallarıdır.Bu kurallar birden bire ortaya çıkmamakta,yüz
yıllara dayanan bir tecrübe ve yaşamın
getirdiği değerlerdir.

Alevi ve Bektaşilikte yapılan bu sözleşmeler belirli güç koşullarda oluşur.Bir kere yola girmek gerekecek,yola
girerken de mürşit bu yolun güçlüklerini peşinen bildirmek durumundadır.Yola
yeni girecek ya da bu yolun ne olduğunu öğrenmek isteyenlere şu sözler söylenir
“Bu yol ateşten gömlektir,giyilmez.demirden leblebidir,çiğnenmez.İnce köprüdür
geçilmez,kılıçtan keskindir,dayanılmaz,demir
yaydır,çekilmez.Gelme,gelme,dönme,dönme.Gelenin malı,dönenin canı.denilen
toplumsal sözleşmenin,yola giriş telkinidir bu.Ve tarihsel bütün buyruklarda
yer alan bu sözler.Cem törenlerinde dede tarafından mutlaka topluma anlatılır.

 

Kişinin düşkünlük cezası ve düşkünlüğün kaldırılacağı tek mekan ve makam cem törenlerinin yapıldığı büyük
ve en yetkin topluluktur.Cem törenlerine herkes eşit olarak
katılır.Yani”eşikteki de bir,döşekteki de bir”dir.Cem törenlerinde unvan,soy
sop,zengin fakir farkı gözetilmez.Dağıtılan lokmaların da eşit olmasına dikkat
edilir.Burada alınan tüm kararlar,konulan tüm kurallar insanın
iyiliğine,yüceliğine yöneliktir.İnsanı, Alevi Bektaşilik tanrının merkezine
koyar.O nedenle de adam öldürmek en büyük suçtur.En ağır düşkünlük cezası adam
öldürene verilir.

Hukukun tüm yaptırımları cemlerde işletilir.Cemde bulunan canlar her şeyden arındırılıp,temiz saf ve günahsız
olarak bu toplantıya girerler.Yani ölmeden önce ölürler.Yani bütün günahlarını
dışarıda bırakıp bu toplantıya girerler.Görülmedik kimse ceme giremez.Herkes
yılda bir kez görgüden geçmek zorundadır.Görgüsü yapılan kimse bütün
suçlarından,bütün kötülüklerden arınmış kimsedir.Cemlerde temiz,dürüst,hilesiz
toplum yaratmaya yönelik kurallar geliştirilir.

Alevilikte musahiplik(yol kardeşliği) zorunlu kılınmıştır.Ayrıca musahiplerden birisi bir suç
işler,düşkün olursa yol kardeşi de düşkün sayılmaktadır.[6]

Bir suçlunun tekrar yola girmesi için düşkünlük cezasının ortadan kalkması gereklidir.Suçu ortadan
kalkan,cezasını tamamlayan bir can musahibiyle birlikte rehbere bildirir.Rehber
durumdan dedeyi haberdar eder,dede düşkünü dara çeker,yani sorgular.Toplum
karşısında yani cemde sorgulanan kişi bir daha suç işlemeyeceğine dair ant
içtikten sonra,dede tarafından düşkünlüğü kaldırılır.

Cem törenlerinde konulan,düşkünlük cezaları ve toplumun görülüp kötülüklerden arınması bir
bakıma Osmanlı eğemenliğini reddediş
anlamı taşır.Çünki buradaki hiçbir kural ve uygulamalar Osmanlı yönetim
tarzına uymaz.O nedenle de Osmanlı yöneticileri her zaman cem törenlerine
baskın yapar,ortadan kaldırılmasına çaba harcar.Cemlerde kötü şeylerin,ahlak
dışı şeylerin yapıldığı yalanını bir başka kardeş topluluğu inandırmaya çalışır.Bundan
dolayıdır ki cem yapanlar hakkında yığınlarca ölüm fermanları padişahça
verilmiştir[7] Bunlardan bir tek örnek: Padişah Fermanı: 22 Rebi-ül Evvel
976(M.1568 Sultan 11.Selim Fermanı) Mehmet Çavuşa verildi)


Amasya Beyine buyruğumdur ki:

Halen Budaközü ilçesinde Süleyman
Fakih adıyla bilinen kimse,yukarı tarafın halifelerinden olup,halife adı
verilen bazı dinsiz ve fesatçılarla itifak ve cem yapıp halkı kötü yola
götürmekten başka bir şey yapmadıkları anlaşılınca,buyurdum ki;

Buyruğum eline geçtiğinde,adı geçen Süleyman’ı kendisine uyan diğer dinsiz ve fesatçılarla,gizlice araştırıp ve de
adı geçen kimse gerçekten yukarı ratafın halifelerinden olup,kafirlik üzre
olup,yaşadığı davranışlarda bulundu ise toprak kadısı marifeti ile,adı
geçenleri güzelce ele geçirip ve de hiç kimseye duyurmadan el altından
Kızılırmak’a götürüp boğdurasın.Ya da başka bir biçimde uygun görüldüğü
şekilde”hırsızlık ve haremilik eylediler” diye iddia eyleyip haklarından
gelesin[8]

Osmanlı yönetiminin özellikle,16.yüzyıldan sonrakilerin Anadolu Türkmen halkına zulüm edip onları
Kızılbaş diye suçlayarak ya ehli sünnet olacaklar ya da yok olup
gideceklerdir.Padişah fermanları ve fetvaları açık şekilde göstermektedir ki,bu
topluluğa yaşama hakkı yoktur.Kendi inandıkları gibi inanamazlar,eğer
Müslümansallar bizim gibi düşünmek,inanmak zorundalar.16.Yüzyılda Müftü Hamza
Sarıgörez,İbni Kemal ve hele hele Ebu Suud fetvalarından kurtulup,kendi
kültür,inanç ve gelenekleriyle yaşayabilmiş,ayakta kalmış halka aşk olsun
doğrusu.

İşte Anadolu Türkmenini toplum dışına zorlayan ve kendi yasaları,gelenekleriyle ayakta kalmak için
cem,dar,düşkünlük,dedelik,musahiplik gibi kurumları kendi toplumunun yaşamına
yönelik biçimleyen yasalaştıran alevi-bektaşiler Osmanlının yasalarına
uymadan,kendi yasalarıyla varolmaya çalışmışlardır.Bu yasal zorunluları da
özellikle bu dönemlerde ortaya çıkartmışlardır.

 

 

BUYRUKTAKİ DÜŞKÜNLÜK HÜKÜMLERİ

 

-
Bir talip komşu malına ve ırzına tamah ederse yoldan
düşer.Ve o talip kırk gün yola alınmaz.Bu talibi tekrar yola almak için beş
erkan vurulur ve kırk akçesi alınır.

-
Bir talip kin,kibir,bühtan,zem,gıybet ederse yoldan düşer.Tekrar bu talibi yola almak için dokuz erken vurulur.Doksan akçesi
alınır.

-
Bir talip ehli zahire kuşak çözerse,hınzır(domuz) ile birleşmiş gibidir. Ve yoldan düşer.Tekrar yola girmesi için on tarik
vurulur.Yüz akçesi alınır.

-
Bir talip harama el uzatırsa üç sene yoldan
kovulur,tekrar yola girmesi için bin akçesi alınır,on yedi erkan vurulur.

-
Eğer bir talip her hangi birisini öldürürse kanuni
cezası ne ise tarikattaki cezası da aynıdır.Bu kimse on iki sene yola
alınmaz.Yetmiş erkan vurulur,ondan sonra yola alınır.

-
Bir talip musahibini beğenmez ve ona varmaz ise bütün kazancı yediği içtiği haram olur.Cümle
varlığı alınıp musahibine yedirilir ve doksan dokuz erkan vurulur.

-
Bir talip müsahibine düşkün olursa,onun dahi malı alınıp doksan dokuz erkan vurulur.

-
Bir talip Evlad-ı Ali’ye ikrar olmasa haktan mahrum olup,yüzü karadır.Kanadı ile göğe çıksa,kanadı kırılıp yere düşer.Velhasıl,Hak
Muhammet Ali yoluna girmedikçe içeri alınmaz.

-
Bir talip bir halifeye,mürşide veya babaya suistimal ile yaramaz söz söylerse,şek getirse inkar eylerse,Ya Ali sen bilirsin o
talibin halini,o talibe bir daha yol erkan yoktur.Ölünceye kadar düşkün ve
merduttur.

-
Bir talip avradını tellak eylerse,keza derdine derman yoktur.

-
Bir talip,bekar bir kıza sarkıntılık eylerse,keza derdine derman yoktur.

-
Bir talip lüt kavminin işlediklerini işlerse,keza bu dört günahlara,şahımın keremiyle derman olmaz.

 

İmamı Cafer Sadık Buyruğu adıyla yıllarca Anadolu Alevilerinin bir yasası olarak uygulana
gelen buyrukların en eski yazmaları on altıncı yüzyıla kadar
gitmektedir.Buyrukların bir çok yazmaları bulunmuş olup bunlar farklılıklar
göstermekle birlikte özlerinin aynı olduğu görülmektedir.Bizim tesbit ve
görüşlerimize göre bütün buyruklar Safavi kökenlı olup bir birlerinden kopya
edilmiştir.Ancak cem törenlerinde bu gün bile uygulanan düşkünlük cezaları
üretim ve tüketime yönelik
olup,koşullara göre toplum tarafından konulmuş kurallar bütünlüğüdür.

Birkaç örnek de diğer düşkünlük cezalarından:

Malatya’da Balıyan Aşiretinden Dedeler bir araya gelerek düşkünlük ve düşkünlük cezalarına ilişkin bir yasa
hazırlamışlardır.12 maddelik bu düşkünlük yasasını özetleyerek veriyoruz.

1-Mürşit-i kamilin,pirin ve rehberin sözünü dinlemeyenler,komşu ve aileler arasında söz
gezdirenler,başkasının kapısını,penceresini dinleyenler,yalan yere yemin
edenler,ihbarcılık yapanlar,komşularını bir birlerine düşürenler suçludurlar.

Cezası : Cemde ayakta bekletilerek suçları yüzlerine okunur.Hafif ıslatılmış demirle dilleri
dağlanır.Suç işlememek için yemin ettirilir.

2- Kendisine ait olmayan tarlada sınır bozan,ağaç ve meyveli ağaca zarar verenler sebze ve meyveleri
sökenler,Sağlam olduğu halde çalışmayanlar;

Cezası : İki yıl görgüye alınmazlar,yakınları dahil hiç kimseyle görüşemezler.İki yılın sonucunda pirin
huzuruna getirilerek,halkın iradesine göre cezalandırılır.

3- Komşuların ve başkalarının canlı cansız malını çalanlar ve akraba ve komşularına hakaret
edenler,suçludur:

Cezası : Çaldıkları mallar iade edilir.Yok etmiş iseler bedeli alınır.Bu tür suçlular üç yıl pir huzuruna,cemaata gelemezler.
Kendisine yardım edilemez,ilişki kurulamaz.

4- Toplumun köprülerini,sulaklarını ve yollarını tahrip etmiş olanlar suçludur.

Cezası : Yakı yıktıkları her yeri onarmak zorundadırlar.Pir ve cemaat huzuruna beş yıl
giremezler.

5- Kızını Allah’ın emriyle birisine vermiş,söz kesmiş iken sözünden dönüp başkasına verenler,bu suça
yardım edenler suçludur.

Cezası : Bu suçu işleyenler altı yıl pir huzuruna alınmazlar.Komşular tüm komşuluk ilişkilerini
keserler.Kimse yardım edemez.

6- Faiz yoluyla başkasını borçlandırıp evini sattıranlar,malını mülkünü bu yolla elinden alanlar
suçludur.

Cezası : Bu tür suçlular altı yıl boyunca cemaat dışı bırakılırlar.Kimse selam vermez,selam almaz.

7- Karısını boşamış veya boşanmamış kadını alanlar,nikahını bozanlar ve bunlara yardım edenler suçludur.

Cezası : Yedi yıl boyunca cemaat içine alınmazlar.Tüm komşuluk ilişkileri kesilir.

8- Peygamber ve Ehlibeyit’e dil uzatanlar,kuranı değiştirenler,hakaret edenler suçludur:

Cezası : Bu suçu işleyenler 12 yıl pir huzuruna
alınmazlar,Akrabalık ve komşuluktan çıkartılırlar.Ölürlerse cenazelerine
gidilmez.Cenazelere dahi gelmeleri istenmez.

9- Nefsine ve hırsına uyarak adam öldürenler en büyük suçludurlar

Cezası : Böylesine suç işleyenler otuz yıl cemaat
huzuruna alınmazlar.Akrabalık ve
komşuluk ilişkileri kesilir.Evine gidilip,gelinmez,malı malına,davarı davarına
katılmaz.

10- Bekar bir kızı kandırarak ihval etmiş evlenmemiş olanlar suçludur.

Cezası : Ölünceye dek suçludurlar.

11- Yol kardeşinin,pirin,mürşidin kırvenin karısıyla zina edenler,evli,nikahlı,sözlü
kadınlara tecaviz edenler suçludur.

Cezası : Irz düşmanı sayılırlar.Derdine derman bulunmaz.Hiçbir zaman yola alınmazlar.Bunlara yardım
edenler de suçludurlar.

12- Erkeklere livata(cinsel saldırı) yapanlar ve bunlara yardım edenler büyük suçludur.

Cezası : Yoldan dışlanır,kapılarının önünden bile geçilmez.Bunları görüp yüzünü çevirmeyenler
de aynı oranda suça ortak sayılırlar.[9]

 


Hıdır abdal


13.YY Anadolu Erenlerinden Hıdır Abdal’ın Erzincan-Kemaliye Ocak Köyü’nde bulunan
türbesinin kuzey cephesinde hangi tarihte yazıldığı bilinmeyen kitabede şunlar
yazmaktadır.
Laillaha illallah muhemmedun

Resulullah,Sülale-i pak

Karaca Ahmet evlatlarından

Es-Seyyid Hıdır
Abdal,sene 675

 

 

Miladi 1261 yılına denk gelmektedir.Bu da Hacı Bektaş Veli ile aynı dönemde yaşadığını ve arkadaş
olduğunu göstermektedir.Hacı Bektaş Veli’nin 1271 tarihinde ölmesinden on yıl
önce Ocak köyüne gelip yerleştiği
kitabedeki yazıdan anlaşılmaktadır.Bu tarihten birkaç yıl önce bu alana
yerleştiği de anlaşılmaktadır.Genellikle bu gün bile bir binaya tarih atıldığında
binanın bitiş tarihi esas alınmaktadır.

Hıdır Abdal’ın tarihi yaşamına ilişkin bilgiler oldukça yetersizdir.Onun tarihi
kişiliğini tekke ve çevresinde varolan kültür değerlerinden çıkartmaktayız.

Ancak Hıdır Abdal’la ilgili bir çok menkıbe anlatılmıştır.Hakkında anlatılan menkıbeleri ve
Hırır Abdal’la ilgili bilgileri Ocak köyünden Mehmet Yaman ve Mehmet Yaman ayrı
ayrı kitaplaştırmışlardır.Her iki çalışmada da yer alan Hıdır Abdal’la ilgili
Ocak paylaşımı şu şekillde anlatılmıştır.”Hacı Bektaş Veli halifelerine görevlerini
bildirip,nasiplerini verir.On iki hizmeti de dağıtır.Pirden nasip almak yeni
bir hayatın başlangıcı,yeni bir seferin ilk adımıdır.Görev dağıtımı sırasında
huzurda bulunmayan Hıdır Abdal Hazreti pirden kendisine bir görev verilmediğini
anlayınca mahzunlaşır.Hacı Bektaş’ın neden huzunlanırsın ya Hıdır deyince Hıdır
Abdal da”görürümki bana verilecek hizmet kalmamış ona üzülürüm”deyince Hacı
Bektaş Veli Gam çekme ya Hıdır.Sen bütün ocakların başısın.Benden düşen,eli
kaypan sana gele.Ancak senden eli kaypanın da,dergahında derdine derman olmaya”[10]der.Ve
ondan sonra Hıdır Abdal Erzincan’ın Ocak köyüne yerleşir.

Bu menkıbede anlatılanlar bize bazı konularda oldukça ip uçları vermektedir.Bir
kere 12.yy kültür ortamı ve Anadolu’daki tekkelerin oluşmaya başlamasıyla
birlikte ocaklar da kurulmaya başlamıştır.Her ocak sahibi kişi çağının en
bilginlerinden,en çok kendisini yetiştirmiş,kamil insan mertebesine ulaşmış
kimsedir.Bu dönemde oluşan ocaklar genellikle soylarını 12 İmamlardan birisine
dayandırma geleneği içinde ortaya çıkmıştır.Bu dayandırma işinde Anadolu
ocakları genellikle seyyitler olarak ortaya çıkmıştır.Seyitler ise İmam
Hüseyin’in neslinden gelen kimselere verilen ünvandır.

Ancak seyyitlik konusunda bugüne kadar eskiye giden secerelere pek rastlanmamıştır.En
yenisi 15.ya da 16.yy çıkışlıdır ki,bu da Safavilerin rollerinin etkinliğini
göstermektedir.Hacı Bektaş velayet namesi’nden daha eski secere olmasa
gerekÇüki Hacı Bektaş Veli Velayetnamesinde Hünkar’ın soyu da 12 İmamlardan
İmam Rıza’ya bağlanmıştır.[11]

Bu gelenekte Seyyitlikle ilgili de bu güne değin yığınlarca menkıbe
anlatılmış,tarihi kaynaklarda sözedilmiştir.Seyyirler’in Nakubul Eşraf adlı bir
heyet tarafından belirlenmesi, secerelerinin
verilmesi,seyyitlerin hal ve davranışlarının izlenmesi hep bu guruplarca
yapılmıştır.

Hıdır Abdal,zaviyesindeki kitabenin dışında
bazı söylenceler ve şiirlerde de Karaca Ahmet’in oğlu olduğu
belirtilmektedir.Ancak Karaca Ahmet’te Hacı Bektaş Veli’nin yakın dostlarından,Hıdır
Abdal da Hacı Bektaş’ın yakın dostlarından olduğu her yerde karşımıza
çıkmaktadır.

Gerek Karaca Ahmet’in gerek Hıdır Abdal’ın sinir hastalıklarının tedavisinde iyi bir
ruh hekimi oldukları da bazı kayıtlarda verilmektedir ki,bu durum da bu
yakınlaşmayı göstermektedir.Ancak yazılı kaynaklarda kitabenin ve menkıbelerin
dışında Hıdır Abdal Karaca Ahmet ilişkisi konusunda herhangi bir kayıta
rastlamak mümkün değildir.Hıdır Abdal’da kebdi kendisine büyük bir değer,Karaca
Ahmet’de.Baba oğul olup olmadıkları yaşamlarındaki değeri ne artırıyor,ne de
düşürüyor.

Bize göre bu iki zat arasında yakın bir bağ gözlenmekte,ancak baba oğuldan öte kardeş ya da
başka bir bağ da olabilir.

Hıdır Abdal’ın doğu bölgesinde kurduğu zaviye zaman içerisinde büyük göçlerin de idare
edildiği,Anadolu’ya gelen geçen oymakların burada konaklandıkları,belirli bir
planlamadan sonra sevkedildikleri de zamanın koşullarına uymaktadır.

Bütün tekke ve zaviyelerde olduğu gibi Hıdır Abdal zaviyesinin üretim,tüketim ilişkilerinin
öğrenilmesi,planlanması,uygulanmasında da büyük görev üstlenildiği
bilinmektedir.Bütün talipleri,dervişleri üretmeyi ön planda tutar ve zamanın en
büyük ekmek fırınının da bu köyde bulunduğu halen bilinmektedir[12]
buğday ekmek,ambarlamak,gelecekteki kıtlıktan bir nebze de olsa önlem olarak
düşünülmektedir.Hıdır Abdal zaviyesinin en büyük özelliklerinden birisi de bu
bölgeden geçen herkesin Hıdır Abdal Ocağı’ndan bir kepçe yemek yemeden
geçmemeleridir,ki bu Anadolu ocaklarının genel yapısıdır.

Hıdır Abdal Ocağı’nın işlevlerinden bir tanesi belki
de en önemlisi bu ocağın düşkünlük yanında,sinir hastalıklarının tedavisinde
günde yüzlerce hastanın buraya tedavi için getirilmesidir.Baba geleneği olarak
bilinen ruh hekimliği Hıdır Abdal’ı aynı zamanda büyük bir ruh hekimi olarak
olarak karşımıza çıkartmaktadır.Selçuklu döneminin sonlarında yaşadığı
yansıtılan Hıdır Abdal bu özelliği ile de çağının ne derece kültür ve bilim
yönünden ileri bir aşamada olduğunu da
gösteriyor.O dönemde tekkelerin açılması,çoğalması,yeni felsefi fikirlerin
ortaya konulması,özellikle sanat ve edebiyat alanında ileri bir aşamada olan
13.yüzyıl bir çok ozan yetiştirmiştir ki bu isimler bugün bile güncelliğini
yitirmemiştir.Yunus Emre,Aşık Paşa,Kaygusuz vb.büyük ozanlar bu dönemin ve bu
geleneğin ürünüdür.Kaygusuz her ne kadar 14.yüzyılda yaşandığı bilinse de
etkileri bu yüzyılındır.

 

[1] Ali Yıldırım,s.5

[2] Esat Korkmaz,1993,s.106

[3] Bedri Noyan,Alevilik
Bektaşilik Araştırmalar,G.Öz.s.366

[4] Ayhan Yalçınkaya,Alevilikte
Toplumsal Kurumlar ve İktidar,s.86

[5] Bedri Noyan,Bektaşi ve
Alevilerde Hukuk Düzeni,Düşkünlük,Alevi Bektaşilik Araştırmaları G.ÖZ,S.366

[6] Nizam Bozkurt,Alevilğin
Oluşumu,Alevilerde Cem İbadeti,s.59

[7] Mehmet
Yaman...................................

Ahmet Refik 1932,16.yy da Rafizilik Bektaşilik’e
dair Hazine-i evrak belgeleri,Çev.Mehmet Yaman

[9] - Nedim Şah
Hüseyinoğlu,Balıyan Aşireti,

Aktaran
Najat Birdoğan Anadolu ve Balkanlarda Alevi YerleşimiS.175-177

[10] Mehmet Şimşek,Hıdır Abdal Sultan Ocağı, 1993
İstanbul ,Mehmet Yaman...................

[11] Vilayet-Name Menakıb-ı
Hünkar Hacı Bektaş Veli,Abdülbaki Gölpınarlı çevirisi

[12] Mehmet Şimşek,age,Köy
tanıtım broşürü,Ocak Köyü Derneği davetiyeleri
Alevilerin yaşam biçiminde tek evlilik esastır. Boşanan erkek ve kadın düşkündür. Yol düşkünü olur. Ceme alınmaz. Karısını boşayan erkeğe katı kurallar uygulanır. Oysa, kocasını haklı nedenlerle boşayan kadına daha hoşgörülü davranılırdı. Buna karşın çok eşliler azımsanmayacak sayıdadır. Yine de özü korumak boşanmamaktır. Kentlilik olgusu geliştikçe Aleviler de bu konularda daha hoşgörülü davranmaya başladılar.

Alevilikte kadınları dövmek (ince ya da kalın çubukla) bir hak olarak görülmez. Alevilerde kadın dövülmez mi? Tabii ki dövüldüğüne rastlanır. Çünkü erkek egemen toplum birbirine benzer ve etkilenir. Bu, kültürel durumla aşılan bir konudur. Önemli olan şudur: Alevi erkeklerine kadınları dövme hakkı verilmemiştir.

Düşkünler(haksız yere ve keyfi olarak eşini boşayan, haram kazanç sağlayan, yalancı şahitlik yapan, nefsine hâkim olmayan, hırsızlık yapan, adam öldüren, vergi ve askerlik gibi vatan borcu ödemeyen, annesine-babasına evlâtlık görevi yapmayan, insanlara zarar veren, komşusunu inciten, işçi ve yetim hakkı yiyenler) Cem’e alınmazlar. Böylece Cem halkı(Alevi toplumu) zararlı insanlardan, yaramazlardan arınmış olur.

Düşkünlük

Alevîlikte kişi ister talip, ister pir, isterse mürşit olsun hepsi, yolun kurallarına uyup uymadığı konusunda yılda bir defa görülmektedir. Her Alevînin mutlaka bir piri vardır ve görgü ceminde pir huzurunda gözden gönülden ve erkândan geçer, bir kusuru ve kabahati varsa kendisi bunu söyler ve rızalık ister. Eğer kusurunu kabul etmezse veya şikayetçi olan kişi ile rızalaşılmazsa cem erenlerinin görüşü alınarak o kişiye ceza verilir. Buna babdan(kapıdan) düşme veya düşkünlük denir. Yani erenlerin gözünden gönlünden manen değer yitirme anlamına gelir

Düşkünlük kişiye işlediği suçtan dolayı ceza verilerek belli bir süre tarikata alınmamasıdır. Bu süre cezanın ağırlığına göre 3-5-7-12 yıla kadar sürebilir. Düşkün kişi tarikata alınmaz, toplum içine sokulmaz, selam verilmez, alış-veriş yapılmaz. Cezayı çektikten sonra ceza bitim süresinin sonunda düşkün suç işlememiş ve düzelmişse düşkünlüğü ”düşkün kaldırma” töreni ile kaldırılır. Zina en ağır suçtur ve zina yapan kişinin düşkünlüğü kaldırılmaz, onun davası mahşere bırakılır. Yoldan (Alevî) olmayanla evlilik, düşkünlüğü gerektirir

Düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye ayrılır. Ebedi olan düşkünlüğe “yoldan düşme” denilir. Bunların artık o topluluk içinde yaşamasına imkan yoktur. Geçici düşkünlük ise katlanılan fakat katlanılması çok ağır olan bir cezadır. Düşkün olana selam verilmez, selamı alınmaz, konuşulmaz, hiç kimse bir eksiğini gidermez, evine gidilmez, kimsenin evine gelemez, malı davarı komşusuna katılmaz düğününe gidilmez, düğüne çağrılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, hastasının hali sorulmaz özetle toplumdan atılır. Bir durum istisnadır. Cenazesi olursa cenaze kaldırılarak evine gidilir, ekmeği yenmez, suyu kahvesi içilmez. 40 gün teselli bulması için normal konuşulur fakat bu süre bitince tekrar eskisine dönülür

Tahtacılarda dede bir kadının veya erkeğin düşkün olduğunu “yüzün kara olsun”, demek suretiyle ilan etmiş olur. Düşkün ilan edilen kimse artık insan haklarından mahrum demektir. Hiçbir sohbete giremez ve herkes ona fena gözle bakar.

Alevîler, Sünnîlerden kız alır fakat kız vermezler. Gelin olarak aldıkları kıza ikrar verdirerek Alevî toplumuna dahil ederler. Sünnîlerden dul kadın almak ise düşkünlüğü gerektirir. Fakat bunlar daha çok Alevî köyleri için geçerlidir. Şehir hayatında Alevîlerle Sünnîler arasında kız alınıp verilmektedir. Çubuk Yöresi Alevî dedelerine göre kendilerinin Sünnîlerden aldıkları gelinler mutlu, fakat Sünnîlere verdikleri kızlar çoğunlukla mutsuzdur. Çünkü Sünnîler, herhangi bir geçimsizlik durumunda gelinlerini “Alevî kızı” olmakla suçlamaktadırlar.

Düşkünlük Suçları ve Dereceleri

1. Söz taşıyan, kapı dinleyen, yalan yere yemin eden ve suçsuz yere bir kimseyi dövenler.

2. Hırsızlık yapanlar, komşusuna sövenler, muhbirlik yapanlar, fesat çıkaranlar.

3. Tarla sınırını bozanlar, komşusunun malına bilerek zarar verenler, kasten komşusuna ait ağaçları kesenler

4. Komşusunun evini veya harmanını kasıtlı olarak yakanlar.

5. Nişanlı kızının nişanını bozarak başkasına verenler, evli kadınla zina edenler, erkekle livata yapanlar.

6. Tefecilik yapanlar, kumar oynamak suretiyle başkasının malını alanlar.

7. Nikahlı karısını boşayıp, nikahlı karıyı kaçıranlar.

8. Kur’an’ın ayetini değiştirip yanlış okuyanlar.

9. Nefsine uyup kasten adam öldürenler.

10. Bakire bir kızın zorla ırzına geçenler, zorla evli kadının ırzına geçenler.

11. Musahibinin, pirinin, rehberinin karılarıyla zina edenler.

12. Allah’ı, peygamberi ve Kur’anı inkar edenler.

Bu Suçlara Takdir Edilen Cezalar

1. Tövbe ettirilir, teşhir edilir, belirli bir süre tek ayak üstünde bekletilir ve su taşıttırılır.

2. Boynuna bir ağırlık asılır, alnına ucu iğneli bir değnek dayatılır.

3. Eline kızgın demir değdirilir. Boynuna ağırlık asılır. Alnına iğneli değnek dayatılır.

4. Suçunun ağırlığına göre ayaklarının altına 12 veya 40 sopa vurulur. Boynuna ağırlık asılır, alnına ucu iğneli değnek dayatılır.

5. Ayağı kızgın saca bastırılır ve konuşulmaz.

6. Sırtına ağırlık bağlanıp, çalılık ve dikenli yolda yalın ayak yürütülür, ateşin üzerinde yalın ayak yürütülür, konuşulmaz.

7. Toplum tarafından dışlanır, kız alınıp verilmez, konuşulmaz, alış-veriş yapılmaz.

8. Hayvanları köyün sürüsüne katılmaz, konuşulmaz, selam verilmez, evine gidip-gelinmez.

9. Toplumdan dışlanır, konuşulmaz, ölürse cenazesine gidilmez.

10. Köyden ve mahalleden kovulur.

11. Köyden ve mahalleden kovulur, her görüldüğü yerde yüzüne tükürülür.

12. Köyden ve mahalleden kovulur. İslâmiyet’ten ve Alevîlikten çıkmış sayılır, dinsizdir, kâfir olarak görülür.

11. ve 12. Cezaya çarptırılanlar, düşkünlükten asla kurtulamazlar. Diğerleri ise cezalarını çektikten sonra yola alınır, fakat düşkünlükten kurtulmak için bir kurban kesmesi gerekir.

Yukarıda da konu edildiği gibi düşkünlük geçici ve sürekli olmak üzere ikiye ayrılır.

Sürekli düşkünlüğü gerektiren durumlar şöyle sıralanabilir

1. Kur’an da evlenmeleri yasak kimselerle evlenmek
2. İkrardan dönmek
3. Zina yapmak

Kızılbaş Alevilerin Düşkün Ocağı Hıdır Abdal Sultan

Anadolu Kızılbaşlarının tek Düşkün Ocağına adını veren Hıdır Abdal Sultan, Anadolumuzun büyük erenlerinden Karaca Ahmed Sultan’ın oğludur. Bilindiği üzere Karaca Ahmed Sultan “Gözcü” olarak nitelendirilir. Şüphesiz Karaca Ahmed Anadolu’ya yerleşen kolonizatör dervişlerdendir. Karaca Ahmed Sultan’ın İstanbul, Manisa ve Afyon’da makamları bulunmaktadır. Karaca Ahmed Sultan’la ve Hıdır Abdal Sultan’la ilgili yapılmış en kapsamlı çalışma Mehmet Yaman’a aittir. Ancak ben yapılacak arşiv taraması ve kaynak incelemesi ile daha fazla bilgi elde edilebileceğini sanıyorum.

Hıdır Abdal’a ilişkin ayrıntılı bir biyografik bilgiden maalesef yoksunuz. Bu durum ne yazıkki Anadolu’nun kolonizasyonu devrinde yaşamış bir çok abdal, baba, dede lakaplı dervişler bakımından da böyledir. Ancak Anadolu’nun bu dönemlerine ait tüm veri yetersizliklerine rağmen varolan bilgilerden bu döneme ilişkin bilgiler elde edilebiliyor. Tek tek bütün Anadolu erenlerinin yaşamlarının ayrıntılarını öğrenemesek de, o dönem gelişmelerini anahatlarıyla bilmemiz, en azından varolan bilgiler ışığında bazı varsayımlarda bulunabilmemiz mümkün oluyor.

XIII. yüzyılda Anadolu’da faaliyette bulunan Baba İlyas, Hacı Bektaş-ı Veli, Emirci Sultan, Dede Garkın ve Sarı Saltuk gibi oldukça nüfuzlu şeyhler bulunmaktaydı. [Bu şeyhlerin güçlerinin boyutunu anlamak için Babailer isyanı (1240) ve sonrasındaki gelişmeleri anımsamak yeterli olacaktır]

Bugün hala, Dede Garkın ve Sarı Saltuk adlarını taşıyan Alevi Ocakları ve bu ocakların soyundan gelen dedeler bulunmaktadır. Yine Vilayetname’de adlarına rastladığımız ve Hacı Bektaş-ı Veli ile ilişkileri menkıbevi şekilde anlatılan, Kara Donlu Can Baba, Cemal Seyyid, Seyyid Mahmud Hayranî, Hacı Doğrul (Gözü Kızıl) ve Güvenç Abdal’ın adlarını taşıyan Alevi ocakları da bulunmaktadır. Yine hem Otman Baba menakıbnamesinde, hem de XV.yüzyılda yaşamış Şeyh Muhyiddin Çelebi’nin Divan’ında adları geçen Samit Abdal (Şeyh Samit veya Samut) ve Hızır (Hıdır) Abdal da Alevi ocaklarında adları yaşayan dervişlerdendir. Babailer hareketinin devamı olarak görebileceğimiz Rum Abdalları’ndan XIV. XV. yüzyıllarda yaşamış ve Osmanlı sultanlarıyla fetih hareketlerine katılmış bulunan Abdal Musa ve Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan)ın da Alevi ocaklarında adları bulunmaktadır. Verdiğimiz bu özet bilgilerden anlaşılacağı üzere, bugün Alevi dedelerinin bağlı bulunduğu ocaklar, Dede Garkın, Sarı Saltuk ve Seyyid Mahmud Hayrani, Baba Mansur, Hıdır Abdal gibi yukarıda bazılarını sunduğumuz Alevi-Bektaşi geleneğinin kutsal kabul ettiği dervişlerin adlarını taşımakta olup, Alevi dedeleri bu kutsal kişilerin soylarından gelmektedir. İşte Hıdır Abdal Sultan da bu kutsal Anadolu Erenlerindendir. Halkın gönlünde taht kurmuş Hıdır Abdal’la ilgili birçok menkıbe bulunmaktadır ki bunlardan biri şu şekildedir:

“Zamanın İstanbul Padişahının parmağına onulmaz bir yara çıkıyor ve o çağın tıbbi olanakları tedaviden aciz kalıyor. Bu yarayı iyileştirecek bir hekim bulmak için dört bir yana haberciler salınıyorsa da olumlu bir sonuç alınamıyor.

Rivayete göre padişahın iyileşmekten umudunu kestiği günlerden birinde saraya şu haber geliyor: Mamure’tül-Aziz’in (Elazığ’ın) Arapkir kazasına bağlı OCAK Karyesi’nde ikamet eden HIDIR ABDAL adında bir derviş vardır. Bulsa bulsa padişahın derdine bu derviş çare bulabilir…

Bu sevindirici haberi alan padişah, Ocak Köyü’nde yaşayan bu dervişin İstanbul’a getirilmesi için ferman çıkarır ve bu iş için görevlendirdiği posta tatarına konakladığı her yerde yardım edilmesi için buyruk yazar.

Bu emri alan tatar deniz yoluyla günlerce yol aldıktan sonra gemiden inip Giresun toprağına ayak bastığında, hal ve hareketleri ile dikkati çeken bir derviş görür ve onunla selamlaşıp, acele ile gitmek isteyince, derviş :

-Acelen ne, niçin biraz nefeslenmiyorsun ve böyle hızla nereye gidiyorsun? Diye sorunca, posta tatarı:

-Padişahımızın yarasına çare bulacağı söylenen Hıdır Abdal adında bir derviş varmış, onu bulmaya gidiyorum, deyince, Hıdır Abdal:

-O aradığın derviş benim ve ben de zaten İstanbul’a gidiyorum deyince, tatar:

-Ey yüce derviş, gel birlikte gidelim İstanbul’a, deyince de derviş:

-Var sen gemiye bin, git. Ben kendim varır gelirim, dedi.

Tatar dervişten ayrılıp, gemiyle gitmede olsun, Hıdır Abdal onun ardından seccadesini denize salıp, ‘Ya Allah!’ deyip kerametle ve çok kısa bir sürede İstanbul’a varıp, Padişahın sarayının önünde karaya çıkıp, saraya doğru gidiyor. Kendini tanıtınca saraya alınıp padişahın yarasına bakıyor ve padişaha diyor ki:

-Padişahım, seninle birlikte sabahleyin iki rekat Hacet namazı kılacağız. Seccadelerimizin altında bir tür ot bitecek. Melheminizi bu ottan yapacağım. Yaranız Allahın izniyle iyi olacak…

Sabah olunca, ikisi birlikte seccadelerini yere serip namaza duruyorlar. Namaz bitince Hıdır Abdal, padişaha:

-Seccadenizi kaldırın Padişahım!…diyor.

Padişah seccadesini kaldırınca altında ot bitmediği görülüyor. Hıdır Abdal Sultan kendi seccadesini kaldırınca, ot yeşerdiği görülüyor. (Düğmecik Otu derler ki bu ot Ocak Köyünde mevcuttur.) Bu ottan Hıdır Abdal melhem yapıyor ve padişahın parmağındaki yaraya sürünce, kısa zamanda iyileşiyor.

Hıdır Abdal Sultan’ın maddi-manevi hekimliği sayesinde şifa bulan padişah çok mutlu oluyor ve onun bu iyiliğini karşılamak için:

-Ey kutlu derviş, sana minnettarım. Dile benden ne dilersin? deyince. Hıdır Abdal:

-Padişahım, benim dünya malına ihtiyacım yoktur. Tek dileğim sizin sağlığınıza kavuşmanızdır, dedi.

Bir süre sohbetten sonra saraydan dışarı dolaşmaya çıkıyorlardı ki, Hıdır Abdal’ın gözü saray kapısının önündeki binek taşına(mermer taşına) ilişiyor ve padişaha:

-Padişahım, ben sizden bu taşı isterim, para pul istemem deyince Padişah:

-Ey derviş baba! Sen bu taşı ne yapacaksın? Hiç bir işe yaramaz. Dilersen ben seni mal, mülk ve altuıa gark ederim, dediyse de Hıdır Abdal taşta ısrar edince padişah çaresiz:

-Buyur, al senin olsun bu taş!…dedi.

Hıdır Abdal Sultan taşı keramet eliyle kaldırıp, Bismillah! deyip uzaklara doğru atıveriyor ve peşinden:

-Eyvah! Aşut düştü, diyor.

Bu sözüyle attığı bu taşın Ocak Köyü’ne değil de Aşutka’ya düştüğünü bildiriyor. Ve Hıdır Abdal Sultan padişahla vedalaşıp, kendisi ve evlatları adına yazılan fermanı alıp (ki bu fermanda Hıdır Abdal evlatları askerden, vergiden, öşürden muaf tutuluyor) Ocak Köyü’ne geliyor, irşad ve öğretisine devam ediyor… Bu menkıbede ifade edilen olay Alevi ozanların nefeslerine kadar girmiştir. Hüseyin adlı bir ozan bunu şöyle ifade ediyor:

İstanbul’dan mermer taşını attı
Vardı Aşutka’ya bir nişan etti
Ocağın başına türbesin tuttu
Güzel Pirim, Karac’Ahmed evladı

Hıdır Abdal Sultan’la ilgili bir başka menkıbe de şu şekildedir:

“Hıdır Abdal Sultan Sulucakarahöyük’te bulunan PİR HACI BEKTAŞ VELİ’ye vardığında gördü ki “ONİKİ HİZMET” görevi sahiplerine bölüştürülmüş, kendisine görev kalmamış. Hıdır Abdal’ın bu duruma çok üzüldüğünü gören HACI BEKTAŞ VELİ:

-Niçin üzülürsün Ya Hıdır Abdal? Deyince:

-Ya Hünkâr! Gördüm ki bana bir hizmet kalmamış, ona üzülürüm… dedi.

Bunun üzerine HACI BEKTAŞ VELİ:

-Yâ Hıdır Abdal! Mahzun olma, sana da “DÜŞKÜNLERİ KALDIRMA” görevi verdim ve sen bütün ocakların başısın. Benden düşen sana gele, fakat senden düşenin de derdine derman olmaya… dedi.”

Bu menkıbenin bir diğer şekli de şu şekildedir:

“Dersim ve havalisindeki oniki kızılbaş ocağının Seyyitleri nasip ve icazet almak üzere Kırşehirin Karacahüyük köyündeki Hacı Bektaş Veli dergahına davet edildikleri zaman onbiri gitmiş, nasiplerini alarak geri dönmüşler HIZIR ABDAL sonradan tek başına gitmiş, ona nasip kalmamış. Çelebi ona da SÜRGÜN’lere ceza tatbiki için selahiyet vermiş. Bu sebeple Kızılbaşların sürgün cezasının tatbik ve infaz mahalli orası idi.”

Hıdır Abdal Sultan’ın türbesinin duvarındaki kitabede 675 Hicri (1277 Miladi) tarihi bulunmaktadır. Selçuklu mimarisi tarzında yapılmış olan bu türbe kitabesinde: “La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah. Sülale-i pâk Karaca Ahmed evladından Es-seyyid Hıdır Abdal. Sene: 675”

Hıdır Abdal’ın soyunu bildiren şecereyi, Ocak Köyü’nden ve Hıdır Abdal soyundan olan merhum Abbas Erturan 1951’de Eski yazıdan günümüz Türkçesine çevirtmiştir. Çevrilen Hıdır Abdal şeceresinde bazı sözcüklerin okunmayacak kadar bozulmuş olması nedeniyle, çevirinin asıl metnini etkilemeyecek bazı hatalar yapılmıştır. Başlık bölümünde, soyunun seçilmiş olması açıkça belli olan Hıdır Abdal’a ait sarığın saptanması için güvenilir Osmanlı ülkesi nakiblerinden Peygamber soyundan Mehmed oğlu Şeyh Mahmud Hüseyin’in görevlendirildiği belirtilmiştir.

Şecerenin ikinci bölümü, Hz. Muhammed ve onun soyundan gelenlere övgülerle süslenmiştir.

Şecerenin Hıdır Abdal’ın soyağacına ait bulunan üçüncü bölümü, kuşku ve güvensizliğin arttığı bir zamanda, gerçek durumu, gündüzün nurlu sabahı gibi yansıttığını ve sayılan isimlere sıdk-u ihlas ile doğrulukla bağlanılması öğütlenmiştir. Bu isimler Seyyid Yahya Efendi’den başlayıp, Hidır Abdal’ın babası Ahmed Karaca’ya kadar uzanmaktadır. Burada bu isimlerin tamamını sıralamıyoruz.

Şecerenin daha sonraki bölümünde ise “Hıdır Abdal’ın dalı ve kolunun göklere kadar yükselen ulu bir ağaca benzediği, yeşil sarık sarma yetkisinin bulunduğu, Arapkir Kazası’nda oturduğu, şeref-mukim-i-siyadet (Peygamber Soyundan) ve İmam Zeynel Abidin evlatlarından olduğu anlatılmakta…bunu kanıtlayan temel belgenin de Peygamber soyundan gelenlerin yazıldığı bundan evvelki kurulun tuttuğu sicil defterlerinde kayıtlı ve tasdikli olmasıdır.”

Bir başka belgede ise şu bilgiler yeralmaktadır:

“Sultan Hacı Bektaş Veli ılliyesine müntesip Gözcü Karaca Ahmet sülalesinden Hıdır/Hızır Abdal evlatlarından Seyyit Ahmet Çelebi tarik-ı evliyayı(evliya yolunu) kabul edüp yed’ine izni icazet ve inabet verildi….Mürit tutuna ve muhip edine…Sene 1251Hicri (1835 Miladi)”

Hıdır Abdal Ocağı Anadolu Kızılbaş Alevi Ocaklarının en seçkinlerinden biridir. Hıdır Abdal Sultan’ın türbesi ve Ocağa mensup Dedelerin merkezi olan Ocak Köyü, şu anda Erzincan iline bağlı Kemaliye ilçesi, Dutluca bucağı’na bağlı yüksek ve çevreye hakim bir yerde kurulmuştur. Kemaliye ilçesinin eski adı Eğin, Dutluca bucağının eski adı ise Aşutka’dır. Ayrıca eski idari bölümlenmenin durumuna göre Ocak Köyü bazen Elaziz(Elazığ) ve Malatya Arapkir’e bağlı bir yer olarak da zikredilmektedir. Bu ocağın seçkinliği onun sahip olduğu işlevin öneminden kaynaklanmaktadır. Kızılbaş Alevilerdeki sosyal kontrolü sağlayan en önemli kurumlardan düşkünlük kurumunun diğer Ocak Dedeleri nezdinde bir üst karar makamıdır. Görüldüğü üzere sadece Hıdır Abdal Ocağı adeta bir üst mahkeme işlevine sahiptir. Düşkün ocağı, Kanlı Ocak gibi adlarla anılan bu ocak Dedeleri, taliplere verilen cezaları yeniden değerlendirme veya iptal etme yetkilerine sahiptiler. Düşkünlük konusunda çekincesi olan ve/veya karar vermekte zorlanan Anadolunun belli bir yöresindeki Dede, talibi Ocak Köyü’ne Hıdır Abdal Sultan Ocağı Dedeleri’ne yollar. Onların vereceği karara uyulur, bu karar tartışılmazdır. Talibin kaderini bu karar belirlerdi. Bugün artık bu işlev sadece tarihi bir realite olmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Eski durumla ilgili Nazmi Sevgen şu bilgileri veriyor: “…Bunların (Düşkünlerin) yeniden yola kabulü, pek müstesna hallerde Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda veyahut onun icazetini haiz olan Malatya Vilayetinin Kemaliye kazasının Aşutka nahiyesi mıntıkasında Ocaklı’daki Hızır Abdal Ocağı’nda yapılırdı.” “…Anadolu Kızılbaş Alevilerince ocaklar arasında hiç bir fark gözetilmez, ve tanınmış Kemaliye’nin Aşutka nahiyesi’ndeki Hıdır Abdal Ocağı müstesna.” “…Bilhassa Hıdır Abdal Ocağı Anadolu Aleviliği ve Kızılbaşlığın payeli bir ocağıdır. … bu ocak postnişini, Çelebi’ye vekaleten ağır cezaları affetmek selahiyetini haizdir… ”

Hıdır Abdal Ocağı ile ilgili M. Nuri Dersimi de şu bilgileri veriyor: “Düşkün Ocağı : Dersim’in Eğin kazasına bağlı Ocak köyünde yalnız bir tekke vardır. Bu tekkede Pîr Sultan Abdal ve düşkün ocağı seyitleri vardır. Mezkur tekke Eğin mıntıkasının ziyaretgâhıdır. Mustafa Kemal devrinde bütün tekkeler ve zaviyeler kapandığı halde mezkur köydeki tekke asla kapatılamamış… umum ziyaretçiler bu ziyaretgâhı daima ziyaretten vazgeçmemişlerdir. İşte bu tekkeden başka gerek Dersim’in ve gerekse Şarki Anadolu’nun hiçbir mahalle ve mıntıkasında düşkün ocaklarına ait hiçbir ziyaretgâh veyahut tekke mevcut değildir… ”

Ocak Köyü dışında da Hıdır Abdal Soyundan sülalelere rastlanmaktadır. Bu neden kaynaklanmaktadır buna da kısaca değinelim:

Alevi Ocakları arasında kökeni hala açıklığa kavuşmamış bir hiyerarşik yapılanma söz konusudur. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak adlandırılır. Hıdır Abdal Ocağı Dedelerine Sivas ve Eskişehir gibi yerlerde de rastlanmasının nedeni bize göre, özellikle XVI. yüzyıldan itibaren Kızılbaş Alevi zümrelerin zaman zaman merkezi idare ile yaşadıkları sürtüşmeler sonucunda gerçekleşen göçler ve sürgünlerle ilgilidir. Bu göçler ve sürgünler sonucunda kimi ocaklara mensup dede ailelerinin göçmeleri ve gittikleri yerde aynı veya başka adlar altında ocakların ortaya çıkması, ancak önceki ocaklarına kendilerini bağlı saymaları kuvvetle muhtemeldir.

Yine Hıdır Abdal soyundan olan Araştırmacı Gülağ Öz’ün tespitlerine göre Hıdır Abdal Ocağı’na mensup Dedelerin bulunduğu yerler şu şekildedir:

Sivas, Şarkışla; Sivas, Divriği Höbek Köyü, Gökçebel Köyü; Sivas, Kangal Dışlık Köyü; Sivas, Ulaş Ovacık Köyü.
Yozgat, Sorgun Çayözü Köyü, Yozgat Merkez Kışlası; Yozgat, Merkez Kababel Köyü; Yozgat, Merkez Dağyenice Köyü.
Çorum Alaca.
Gaziantep Merkez.
Eskişehir, Mahmudiye Topkaya Köyü; Eskişehir, Merkez Yenikapan Köyü.
Kırıkkale, Sulakyurt Akkuyu Köyü.

Ayrıca yaşanan kırdan kente göç olgusu nedeniyle Türkiye’nin özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerinde ve hatta yurtdışında Hıdır Abdal Ocağı Dedelerine rastlamak olanaklıdır.

Bu makalemizde Hıdır Abdal Sultan Ocağı’nın merkezi Ocak Köyü hakkında da bilgi vermek istiyoruz. Hıdır Abdal Sultan’ın manevi hatırası ve saygınlığı dolayısıyla, Anadolumuzun oldukça uzak bir muhitinde bulunmasına rağmen yüzyıllardır ziyaretçiler tarafından akın edilen bir yer olmuştur. Öyle ki daha eski zamanlarda Alevi talipler hastalık veya dileklerinin gerçekleşebilmesi için buraya ziyarete yürüyerek gelmeyi makbul sayarlardı. Ocak Köyü yaz boyunca onbinlerce ziyaretçinin akınına uğrar. Ziyaretçiler kurbanları ve lokmalarıyla buraya gelirler. Kurbanların iki farklı şekilde adandığını görüyoruz:

Kurban sahibi kurbanı orada kestirir ve kurban Ocak Köyü’ndeki o sırada varolan hane sayısına bölünerek, adlar okunmak suretiyle “Tekke’nin Önü” olarak adlandırılan yerde dağıtılır. Burada ben de zaman zaman bu kurban payı dağıtma işleminde bulundum.
Kurban sahibi kurbanı kestirir ve bu kurbanın etiyle bulgur pilavı pişirilir. Yine bu pilav da köyde bulunan hane sahiplerine ve misafirlere dağıtılır.
Ziyaretçiler kurban dışında yanlarında getirdikleri lokmaları orada dağıtmayı da büyük bir sevap sayarlar. Yüzyıllardır yerleşmiş geleneğe göre belli talip aileleri Ocak Köyü’nde bulunan ve Dedeleri olarak kabul ettikleri belli Dede evlerini ziyaret ederler. Ziyaretçiler Ocak Köyü’nden ayrılırken kurban eti lokması, etli pilav ve Tekkenin Önü’nde akan tarihi çeşmenin suyunu yanlarında götürürler ve gelemeyen insanlara Hıdır Abdal Lokması olarak verirler. Bu lokmaların dertlere deva, hastalara şifa olacağı yönünde bir inanç vardır.

Köy son zamanlarda oldukça gelişmiş ve çok yönlü etkinliklere ve gelişmelere sahne olmuştur. Bunları özet olarak vermek istiyorum. Köyün tarihsel olarak bir inanç merkezi olma özelliğine yeni yapılan bir Cemevi, Konukevi, Müze, Kitaplık, Taşfırın ve Park da eklenince bu inanç merkezi ulusal ve uluslararası alanda haklı bir tanınmışlığa layık olmuştur. Kimi büyük şehirlerde bile Müze ve Kitaplıkların olmadığı gerçeği 2000m yüksekliğindeki Ocak Köyü’nün bu ününü haklı kılmaktadır. Kitaplık 20 bin kitaptan oluşmaktadır. Müzede çok değerli eski eserler sergilenmektedir. Ayrıca köyde Atatürk Meydanı, Cem Evi, Çamaşırhane ve Hamam, Mesire Yeri Yas Pağarı, Helikopter Alanı, Yazlık Aşevi gibi herkesin yararlanabileceği yerler bulunmaktadır. Tüm bu özellikler Ocak Köyü’nü Türkiye çapında özel bir konuma getirmiştir.

Bu makalemi Hıdır Abdal Sultan’a ithafen Mehemmed mahlaslı bir Alevi Ozanınca söylenmiş bir nefesle sonlandırmak istiyorum:

Ne yaman müşküle düştü halimiz
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed
Gözümden akıttım kanlı yaşları
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

İstanbul’dan mermer taşın atansın
Car deyince carımıza yetensin
Kusurum çok ise sen affedesin
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Bir yandan geliyor gam ile firak
Şad olam dedikçe basıyor merak
Bir taraftan uyar üşüyen çırak
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Gam ile geçirdim şunda beş günü
Aldırdım aklımı oldum şaşkını
Senin şanın kaldırmaktır düşkünü
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Yine sizden ola bize bir himmet
Muhammed aşkına eyleyin imdad
Muratlar verici elaman mürvet
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Nasib kısmet kesilmiş mi bilemem
Dîdelerim kanla doldu silemem
Ağlamışım takatım yok gülemem
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

MEHEMMEDİM düştü âh ile zâra
Var mı benim gibi bir bahtı kara
Yine erenlerden ola bir çare
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Dipnotlar:

Ali Yaman İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyasi Tarih Anabilim Dalında “Alevilik’te Dedelik Kurumu ve İşlevleri” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Halen aynı enstitüde Alevilik konusunda hazırladığı “Değişim Sürecinde Alevilik” konulu doktora tezine yönelik çalışmalarını sürdürmektedir.

Mehmet Yaman, Büyük Türk Akıncısı-Evliyası-Hekimi Karaca Ahmed Sultan Hazretleri, İstanbul, 1974. Ayrıca Mehmet Şimşek’in de Hıdır Abdal’la ilgili bir çalışması bulunuyor.

Bu konuda bk. Abdülbaki Gölpınarlı, “Kızılbaş” md., İslam Ansikl., c. VI, s.792; Mehmet Yaman, agy, 3.b., İstanbul, 1989, s. 140; Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVIII.Yüzyıllar) Ankara, TTK Yayınları, 1992, s. 102.

Bu menkıbe için bk: Mehmet Yaman, Hıdır Abdal Sultan ve Ocak Köyü, İstanbul, 1989, ss. 21-23.

Hıdır Abdal Sultan’la ilgili diğer menkıbeleri biz burada vermeyeceğiz. Bunlar için bk: Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, Sivas, 1997, ss. 178-183.

Bu konuda bk: Nazmi Sevgen, Zazalar ve Kızılbaşlar, İstanbul, 1946, ss. 223-224.

Bu belgeyi Ocak Köyü’nden Abbas Erturan, Musaefendigil’in Muharrem Efendi’den alıp sonradan iade etmiş, tarihi okunamayan bu fermanı 1951’de İstanbul 15. Noteri Hamdi Selçuk’a onaylatmıştır.

Sevgen, agy, s. 223.

Sevgen, agy, s. 256.

Sevgen, agy, s. 255.

Bu konuda ayrıntılı bilgi yakında yayınlamayı umduğumuz Kızılbaş Alevi Dedeleri ve Ocakları çalışmamızda bulunabilir.

Bu hiyerarşik yapılanmada, en güçlü ve üstün ocakların İmam Zeynel Abidin’e bağlı olanlar (soyundan gelenler) olduğu görüşü pek sağlıklı görünmüyor. Hepsi evlad-ı Resul olduğuna göre, böyle bir ayrım dayanaksız olur. Kimi dedelerin iddia ettikleri bu görüş için bk. Muharrem Naci Orhan, “Politikacıların Alevi-Sünni Kışkırtmasının…”, TÜRK YURDU, sayı: 88, Aralık 1994, ss.66-67.

Anadolu’da zaman zaman yaşanan bu sürgünler konusunda Prof. Ö. L. Barkan “Anadolu’dan Rumeliye yapılmış olan tehcir ve iskânlar arasında, yeni fethedilen memleketleri iskân hususunda adama olan ihtiyaçtan ziyade anavatanda siyasî veya dinî bir gaile çıkarmalarından korkulan bazı “hétérodoxe unsurların şerlerinden kurtulmak için, siyasi maksatlarla yapılan sürgünleri de zikretmek lazım gelir…” diyor. Bu konuda bk., Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir iskân ve kolonizasyon metodu olarak sürgünler”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, c. XV, 1953, No:1-4, s. 228.

Ben bu bilgileri Ocak Köyü’ndeki yaşlılarla görüşmelerimden edindim. Ayrıca Ortaokul öğrenimimi de burada tamamladım ve sonraları yaz aylarında köyüm olan Ocak Köyünü ziyaret ettim. . Anlattıklarım bu sıralardaki doğrudan gözlemlerime dayanmaktadır.

Hıdır Abdal Sultan için eski ve yeni halkozanlarınca söylenmiş birçok nefes bulunmaktadır. Ben burada sadece birini vermekle yetineceğim.

Vet. Dr. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Haz. Mehmet Bayrak, Ankara, Öz-Ge Yayınları, 1992, ss. 149-150.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Mesajın:
TEBDER KURULUMUDUR